Advert
sandalye fabrikası karabük
BARZANİ VE YAHUDİLER
MAHFİ

BARZANİ VE YAHUDİLER

Bu içerik 2389 kez okundu

Bu makaleye başlamadan evvel kısa bir açıklamada bulunacağım. Bundan önceki tüm makaleleri kasıtlı olarak yayından kaldırdık. Zira öncekiler bizim çıraklık dönemimize ait yazılarımızdı. İnşallah şimdi kalfalık dönemine başladık ve ikinci kısma geçiyoruz. Bir süre ara verdik, çünkü mental yorgunluk yaşadık. Çok fazla makale yazmaktan beynim sürekli fikir üretmeye başlamıştı. Bir süre beynimi dinlendirmek istedim. Allahın izni ve yardımıyla yeni bir sürece başlıyoruz. Bu süreçte daha akıcı, dili daha sade, hikaye tarzında sıkmayan ve herkes tarafından daha rahat anlaşılabilir yazılar yazmaya gayret göstereceğiz.

Daha önce de bahsettiğimiz üzere, Mısır sürgününden sonra,  Saul adlı önderleri ile Filistin’e giren Yahudiler, Davut Peygamber zamanında Kudüs’ü de fethederek imparatorluk olma yolunda büyük bir adım atmışlardı. Ancak Allah’a büyük bir mabed yapmak istiyorlardı. Bu mabedin temelleri Davut peygamber zamanında atılacaktı. Ama Allah, tapınağı Davud’un oğlu Süleyman peygambere nasip edecekti. Süleyman Peygamber, Allah’ın Yahudilere vaat etmiş olduğu Nil’den Fırat’a kadar topraklarını genişlettiler ve Allah, Süleyman peygambere bir dünya krallığı nasip etmişti. İbrahim’e vaat edilen ve Musa Peygamberle de akdini yineleyen Allah, bu akdini Süleyman peygamberle yerine getirmiş oldu. Bu nedenle Yahudiler Tevrat’a Eski Ahit yani Tanrı ile yapılan eski sözleşme derler, İncil’e ise yeni ahit (sözleşme) derler.

Aslında Yahudilerin kendileri de bazı gerçeklerin farkındadırlar. Nedir bu gerçek? Eğer Yahudiler Allah’a verdikleri sözde sadık kalsalardı dünyanın hükümdarlığı kendilerinde kalacaktı. Ancak, Yahudiler verdikleri sözde yani Allah’la yaptıkları akitte sadık kalmadılar. Bu akit esasen Musa Peygamber’in Allah’dan Sina dağında vahiy aldığı 10 emir idi. Yahudiler bu 10 emre aykırı davrandıkları gibi, Tevrat’ı da 10 emre aykırı bir şekilde bozmuşlar ve tahrif etmişlerdi. Allah’ın onlardan istediği salt 10 emre uymadıkları gibi, Kutsal akitlerini de bozmuşlardı. Bu nedenle Allah, Yahudileri cezalandırmıştı. Önce kadim Türk topluluklarından olan İskitler, saldırıları ile Büyük İsrail İmparatorluğunu parçalamış, ikiye bölmüştü. İki yeni Yahudi devletçiği haline gelmişlerdi. Kuzeyde İsrail ve Güneyde Yahuda devleti olmuşlardı. Babil Krallığı, önce güneydeki Yahuda devletini yıkmış, burada yaşayan 10 israil kabilesini Babil topraklarına yani bugünkü Irak topraklarına sürgüne getirmişi. Üstelik bu 10 kabilenin asimile olması için Babil,Asur ve diğer halklarla zorla karşılıklı evlilikler yaptırmış ve bir şekilde asimile olmasını sağlamıştı. İşte tarihte belirtilen kayıp 10 kabile bu asimile edilen güney Yahuda devletinin yıkılmasıyla bügünkü Irak topraklarında sürgüne gönderilen kabileydi. Daha sonra Babil Devleti, gücünü arttırmış ve Kuzey’deki İsrail devletini de yıkmıştı. Babil artık bir İmparatorluk haline gelmiş ve Babil kralı Nabukadnezar’a Allah dünya hakimiyetini nasip etmişti.

Ancak bu sürgünlere ve Babil’in asimilasyon çabalarına karşın her ne kadar etnik olarak kanları bozulsa da Yahudi geleneklerini ve inançlarını binlerce yıldır kaybetmeyen kabileler ve aşiretler vardı. Zaten aşiretçilik kavramı da esasen bir Yahudi geleneği idi. Bu kabileler bu toprakların defalarca el değiştirmesine rağmen tıpkı bukalemun gibi renk değiştiriyor, hakim din ve millet hangisi ise onlardanmış gibi davranarak kimliklerini korumaya çalışıyordu ve dahi başarılı oldular.

Yahudiler tarih boyunca takiyye yapmak zorunda kaldılar. Zira bu Kur’an tarafından lanetlenen kavim, hiçbir millet ya da din tarafından sevilmiyorlardı. Yüzyıllar boyunca takiyye sanatıyla büyük tiyatro oyunları sergilediler. İspanyada converso oldular, Ermeniler içerisinde Pakraduni oldular, Osmanlı içerisinde Sebataist oldular, Türkiye Cumhuriyetinde Beyaz Türkler oldular ama gerçekte Yahudi inanç ve geleneklerini hep korudular.

Büyük İmparatorluklarının ve dünya hükümdarlığının simgesi olan Süleyman Mabedi iki kez yıkıldı ve iki kez yeniden yaptılar. Ancak bilinç altlarından bu mabedi yeniden yapma fikri ve dünya saltanatı kurma sevdası hiçbir zaman silinmedi. Her zaman yeniden bir gün tekrar üçüncü kez Süleyman Tapınağını yapmak hayaliyle yaşadılar.

Bu hayal uğruna Amerika’ya göç ettiler, sırf bu mabedi yeniden yapmak için kirli oyunlarla dünyanın pek çok liderini ele geçirdiler, bu hayalle yattılar bu hayalle kalktılar. Halen daha zar zor kurulmuş olan İsrail devletinde Süleyman Mabedinin arta kalan tek kısmı olan ağlama duvarına bakıp bakıp, eski günleri düşünüp ağladılar.

Allah, Babil sürgününden kısa bir süre sonra yani 40 yıl sonra ikinci defa Yahudilerin Filistin’e girmelerine müsaade etti. Zira birinci defa girişleri dahi  40 yıl sürgünden sonra oldu. Musa Peygamber Sina dağında Tanrı ile sözleşme yapmış, 10 emri Yahudi halkına getirmişti. Halkının arasına girdiğinde ise altından bir buzağı yapıp ona taptıklarını gördüğünde Musa sinirden tabletleri parçalamış, Levilere putperestleri kılıçtan geçirme emri vermişti. İşte bu nedenle Allah’dan 40 yıl ceza aldılar. Çölde leyla leyla dolaştılar ama Filistin’e giremediler. Musa Peygamber halkına savaşıp Filistin’e girelim dediğinde ise halkı ona: Sen ve Rabbin git savaş, biz burada oturup bekleyeceğiz dediler. Oysa başlarında 4 büyük peygamberden biri olduğu İslam büyükleri tarafından dahi kabul edilen büyük bir Peygamber vardı. Daha yeni Kızıl deniz’i Musa Peygamber yarıp içinden halkını kurtuluşa çıkarmıştı. Böylesi ve benzeri pek çok mucizeye tanık oldukları peygamberlerine imanda zayıflık göstermişler, sen ve Rabbin git savaş, biz oturup bekleyeceğiz demişlerdi. Bu nedenle de ilk seferinde 40 yıl ceza almışlardı. İkinci seferinde de 40 yıl Babil sürgününden sonra Allah, yeniden Filistin’e  dönmeyi nasip etmişti, üstelik ikinci defa Babil tarafından yıkılan Süleyman Mabedi’ni onarmışlar ve yeniden ibadete açmışlardı. Aslında görkemli tapınak onlar için dünya saltanatını simgeliyordu. Eski ahit dedikleri Tevrat ile bu Allah’ın Yahudilere vaadi idi.

Allah, onlarla yeni bir sözleşme yapmak istedi. Yahudilere Hz. İsa gibi İslam dünyasınca da en büyük ikinci peygamber kabul edilen, çok büyük bir peygamberi Yahudilere göndermişti. Onlara yeni akit denilen İncil’i Allah lutfetmişti. Ancak Allah yeni sözleşme ile bir kısım şeri hükümlerini de değiştirmişti. Bağnazlıklarından ve eski geleneklerinden vazgeçemeyen Yahudiler, İsa’yı reddeceklerdi. Oysaki İsa Peygamber’e isyan etmeselerdi, belki de gerçekten Allah yeniden dünya saltanatını, bolluk ve bereketi Yahudilere verecekti. Allah onlara ikinci bir şans vermek istedi. Onlar, kendilerine ‘Ey imansız ferisiler!’ diye hitap eden İsa’nın sözlerine tahammül edemediler. Biz dünya saltanatı için gerekirse bir peygamberi bile dinlemeyiz, şeytanla dahi işbirliği yaparız dediler. Oysaki İsa Peygamber ve getirdiği yeni şeriat Yahudiler için bir imtihandı. Allah eski şeriat olan Tevrat şeriatını kaldırıp, İncil’le beraber yeni bir şeriat indirmişi. Onlarsa eski şeriatlerinden vazgeçemediler.

Oysaki anlamadılar ve o dönem idrak edemediler ki insan sonsuz tekamül için bu dünyadadır ve şeraitler değişir. Asırlar değiştikçe insan değiştikçe şeraitler değişir hatta bir gün şeraitlerde kalkar. Müslümanların en büyük imtihanının Kur’an ile olacağı kanısındayım. Zira bir gün Mehdi denilen zat çıkarda Kur’an şeraitini kaldırdım derse bu gerçekte Allah’ın Yahudi toplumunu Tevrat şeriatını kaldırarak imtihan etmesi gibi çok büyük bir imtihan olacaktır. Zira Allah insanları önce Kur’an ile saptırır. En büyük devrimci ve yenilikçi Allah’dır ki, Allah sürekli şeraitlerini güncellemiştir. Kur’an şeriatı güncellenemez mi? Aklı olan bunu sorgular ve İsa Mesih yeniden yeryüzüne şayet gelecekse kuşkusuz getireceği yeni ve farklı bir şeriat olacağını değerlendiriyorum. Elbette ki Mesih’in yeniden gelişi ile Hristiyan şeriatını kaldıracağı kuşkusuzdur. Kur’an şeriatını da Allah’ın emri doğrultusunda kaldırırsa bu Müslümanlar için büyük bir imtihan olacaktır.

Burada unutulmaması gereken nokta şudur ki, bir Kutsal kitabın şeri hükümleri, kitabın tamamı değildir. Belki bir kısmı ya da onda biri kadardır. Yani şeriatı kaldırmak toptan Kur’anı yok saymak anlamına gelmez, sadece şeri hükümler güncellenir. Kur’anın nisa suresi örneğin şeri hükümler içerir. Aklı başında olan kişi, düşünen sorgulayan kişi, Atatürk’ün şeriatı kaldırması ve yerine farklı bir medeni hukuk getirmesini tıpkı İsa Peygamber’in Tevrat şeriatını kaldırıp yerine İncil şeriatını getirmesi karşısında toplumun yeniliğe ayak uyduramaması sonucu İsa’yı katletmesi ve ardından bir daha devlet kuramayacağı bir sürece bir fetret devrine girmesi gibi gerçekte Atatürk, esasen Allah’ın emri ile Kur’anın sadece şeri hükümlerini kaldırmış ve Medeni Hukuk’u getirmiş bir de üstelik yerinizde kalmayın, kanunları çağa göre geliştirin, uygar toplumlardan geri kalmayın demişti. Esasen Kur’an şeriatı Atatürk tarafından yeryüzünden kaldırılmıştır. Sadece bağnaz Müslümanlar, tıpkı Yahudilerin İsa Peygamber döneminde çağa ayak uyduramadıkları gibi bugünde çağa ayak uyduramamışlardır. Şimdi hangi aklı başında Müslüman hırsızın elinin kesilmesini uygun görür, ya da zinaya recm-taşlama ile ölüm cezası verir? Demezmisiniz ki bu insanlığa aykırıdır? O halde tekamül tek tek fertlerin değil topyekün insanlığın tekamülüdür. Toplumlar tekamül ettikçe yani geliştikçe, insanlar uygarlaştıkça şeraitler de yumuşar. Zira keskin şeraitlerin amacı insanı insan yapmaktır. Hırsızlığın önünü kesmektir maksat. Yoksa amaç hırsızın elini kesmek değil amaç hırsızı hırsızlıktan vazgeçirmeye çalışmaktır. Şeriatler toplumsal düzen ve asayiş için indirilen ilk adalet sistemidir. At gözlüğü ile şeraitlere değiştirilemez kanunlar gözüyle bakmak Allah’a zalim bir varlık olarak bakmayı gerektirir. İnsanlar topyekün, mağara insanı olmaktan şehir insanı olmaya tekamül etmiştir. Allah insanların gelişimini öngörmüştür, örneğin hırsızın elini kesin ayetini bugün yorumlarsak hırsızın, onu hırsızlığa sevk eden sebeplerini ortadan kaldırınız yani aş, iş veriniz olarak çağa uygun bir şekilde yeniden modern topluma uygun yorumlamak gerekir. Sanırım bu işi Mehdi üstlenecektir. Bazen sözlerin etkili olması için kişinin etikete sahip olması gerekir. Doruyu herkes söyler ama herkesin söylediği bazen halkta kabul görmeyebilir. Halkın teveccühünü kazanmış birisinin söylemesi daha fazla tesir eder.

Size Türk’ün Allah’a sırtını dayaması ile ilgili sıra dışı bir hikaye anlatayım. Allah dostu ile cennette oturmuş sohbet ediyorlarmış. Derken görevli bir melek gelmiş. Ya Rabbi Amerika’da kasırga felaketi oldu demiş. Allah meleğine boşver onlar başlarının çaresine bakarlar demiş. Derken melek tekrar gelmiş. Ya Rabbi Japonya’da deprem ve Tsunami oldu demiş. Allah’da meleğine boşver onlar başlarının çaresine bakar demiş. Dostu ile sohbete devam etmiş. Melek bu sefer üçüncü defa gelmiş. Ya Rabbi Türkiye’de bir felaket oldu demiş. Allah da dostuna kalk kalk, bunlar şimdi her şeyi bana havale ederler, demiş. Siz böylesi bir Allah’a yakın olma hikayesini başka hiçbir toplumda bulamayacağınız gibi Türk toplumunun Allah inancına , O’na olan güvenine ve  samimiyetine de başka hiçbir toplumda rastlayamazsınız. Böyle bir hikayeye de ancak Türkler arasında rast gelirsiniz. Zaten boşuna dememişler Türk demek Tanrı dostu demektir diye…

Konumuza dönersek, işte bu Büyük İsrail hayali ve dünya hükümdarlığının sembolü olan Süleyman mabedi projesinden hiçbir zaman vazgeçmeyen Yahudilere Allah, üçüncü bir şans vermişti. Şaka değil, gerçekten bu son şansları bile 40 yıl ertelendi. Üçüncü defa da Osmanlı ile savaşmayı göze alamayan Yahudiler, Osmanlı’yı kanlarını ve mallarını vatan için umursamayan bir toplumu para ile satın alabiliriz sanmışlardı. Tıpkı birinci sefer Musa peygambere dedikleri gibi sen ve Rabbin git savaş demişlerdi Yahudiler. Kime mi? Siyonist liderlerine demişlerdi. Hem de İsviçre Basel’de gerçekleştirilen Siyonist Kongresinde alınmıştı bu karar. Osmanlı son dönemlerde hak ve adaleti yeterince temsil edememişti. Ayrıca her devlet, insan gibi doğar büyür ve ölür. Allah’dan başka hiçbir şey ilelebet ayakta kalamaz. Bu nedenle belki de Türkler zırt pırt devlet kurup kendi devletlerini de kendileri yıkmaktaydılar. Zira Türklerin Allah’a imanları o kadar kavidir ki, yıkılırsa yıkılsın bizde liderler eksik olmaz, Allah yeni bir kurtarıcı nasıl olsa gönderir düşüncesi hepimizin şuur altında olan bir gerçektir. İşte bu nedenle Osmanlı devleti Yahudilerin gözünde halen daha yıkılması zor bir devletti. Zira onlar bir avuç Yahudi, koca Osmanlı’nın sadece Ordusu, Yahudiler için bile korkunçtu. Oysaki aynı azınlık Musa Peygamber döneminde de vardı. Aynı sorunlar tekrar ediyordu. En nihayet Yahudi devletini o gün kuramayacağını anlayan Siyonizmin babası kabul edilen Teodor Herzl, halkından ümidi kesmişti, kendi kişisel girişimleriyle insanların karşısına çıkmaktan korktuğu Abdülhamit Han gibi bir büyük bir devlet adamının karşısına çıkma cesareti dahi göstermişti. 1908’de Siyonist kongre karar aldı. Kendileri savaşamayacaklarından Osmanlı içeriden hamlelerle yıkılacaktı. Teodor Herzl, 1900 lü yıllarda ben göremeyeceğim galiba ama İsrail 50 seneye ancak kurulacak demişti.

Önce Abdülhamit Han’ı devirmek gerekiyordu. Nitekim mason ittihatçılara bu darbe yaptırıldı. 1909’da Abdülhamit’e darbe gerçekleştirildi. Artık sıra Osmanlı’yı oyuna getirmek, bir cihan harbi yapmak, yenilenlerin daha baştan belli olacağı bu savaşta Osmanlı yenilecekler safhında savaşa sürüklenmeliydi. Zaten bu amaçla yıllardır Osmanlı içinde Türkçülük fikri aşılanıyordu. Büyük Masonlar, Tükçülük fikrini halka pompalıyordu. Basın bir beyin yıkama aracı olarak kullanıldı ve Büyük Osmanlı yerine Büyük Türk imparatorluğu kuracağız fikri ittihatçılara benimsetildi. Gaflet ve dalalet içinde olanlara karşın hıyanet içinde olan ittihatçılar da vardı. Zaten Jön Türklerin devamı olan İttihatçı partinin içerisini masonlar ele geçirmişti. Zira Osmanlı okusunlar, aydın olsunlar da  Osmanlı’nın kurtuluşunda fikirsel katkısı olsun diye özellikle Fransa’ya yolladığı kişiler orada Mason olarak Jön Türk olmuşlardı. Aslında pek çoğu büyük oyunun da farkında değildi. Enver ve Talat paşalar nasıl bir oyuna sokulduklarının farkında olmayacak kadar, iktidar ve makam hırsı gözlerini bağlamıştı. Amaç İsrail devletini yaklaşık 20 asır sonra yeniden kurmaktı. Bu nedenle Osmanlı’yı oyuna getirdiler. Büyük Türk birliği kurarsınız kandırmacasıyla Osmanlı 1. Dünya savaşına soktuldu.

Zaten Siyonizmin yegane amacı, Osmanlı’nın savaşa girmesiydi. Birinci dünya savaşı bitti. Filistin elimizden çıktı ama hala daha İsrail devletini kuramadılar. Yahudiler hala daha ısrarla Filistin’e göç etmeyi reddediyorlardı. Üstelik göç edenlere bedeva ev, bedava iş, bol para verilmesine rağmen, hayatları garanti edilmesine rağmen inat ediyorlardı, Filistin’e göç etmeyi reddediyorlardı. Dedim ya aslında üçüncü kez de 40 yıl geçikmeyle İsrail devleti kurulacaktı. Olaylara sebepler perdesinin arka planında Allah’ın izni ve iradesi gözüyle bakamıyorlardı. En sonunda Teodor Herzl şunu söylemek zorunda kalacaktı. Kendi halkımızı Filistin’e zorla göç ettireceğiz. Katliam yaptıracağız kendi halkımıza, tüm dünyada bir Yahudi düşmanlığı yaratarak, Filistin haricindeki dünya topraklarının Yahudiler için güvenli olmayacağı imajını vereceğiz dediler. Önce fikirsel çalışmalar başladı. Siyon protokolleri, masonlar tarafından dünyanın her tarafında ABD dahil basına sızdırıldı. Böylece anti-semitizm yaratıp bundan faydalanarak Yahudileri Filistin’e göçe zorlamak istediler. Dünya hükümetlerini Yahudileri kovmak için zorladılar. Ancak ne yaptılarsa bir türlü İsrail devletini kurmak için gerekli olan en az 1 milyon nüfusa ulaşamadılar. Geriye son şansları kalmıştı. Ordo Ab Chao, yani kaosdan gelen düzen. Tüm dünya çapında bir kaos için yeniden düğmeye basmalıydılar. Aslında bu planlar da yeni değildi. Dünya savaşları, İsrail kurulması için gerekli ve şart idi. Bunu büyük üstadları Albert Pike yıllar önce söylemişti. Ancak savaşların ne zaman çıkartılacağı dahi bilinirken her şeye rağmen kendilerine güveni olmayan bu halk belki de son bir gayretle, son bir çırpınışla çok büyük oynayarak, 2.Dünya savaşını başlattılar. Arapların baskısı, dünya kamuoyu tepkisi ve Yahudilerin Filistine göç etmeme inadı aynı anda bu kaos ile başarılabilmişti.

Tüm bu süreçlere baktığımızda Kur’anın Allahın izni ve iradesi olmadan yaprak kımıldamaz ayetini de düşündüğümüzde aslında her şey Allah’ın izni ve iradesiyle gerçekleşiyordu. Ancak Yahudiler uzun zamandır, bir devlete sahip olma fikrinde ve tecrübesinde değillerdi. Siyonist liderler, Hitler kartını sahneye sürmüştü. Gerçekte 300 bin-500 bin arası öldürülen hasta ve kötürüm Yahudiler dünya medyasına 6 milyon Yahudi katledildi şeklinde propaganda yapılmıştı. Böylece Yahudiler mazlum bir toplumdur imajı yaratılmıştı. Bu öyle büyük bir imajdı ki, Dünya’ya Yahudiler acındırılmıştı. Anti-semitizm suç sayılmıştı. Oysaki anti-semitizm oyunu da Teodor Herzl’in fikriydi. Böylece kurulacak İsrail devleti Yahudiler için gerekli imajı verilecekti, zira Yahudiler dünyanın her yerinden dışlanmış, katledilmiş, sahipsiz kalmış bir halk gibi gösterilecek böylece İsrail’in dokunulmazlık hakkı olacaktı. Neyse ki Yahudiler Allah’a karşı daha fazla naz etmediler de kurdular devletlerini. Tüm gayretler, uğraşlar, iki dünya savaşı sonrası hepi topu 1 milyon Yahudi’yi anca İsrail’e göç ettirdiler. Siyonist babalar, aman fazla İsrail’e göç olmasın, 1 milyon nüfüsu zor besleriz diye düşündüler. Haklıydılar. 1 milyon nüfus demek ayda 1 milyar dolar salt maaş, artı devletin giderleri vesire hepsi illüminati babalarının cebinden karşılanacaktı ve de öyle oldu. İsrail’de fabrika yoktu, tarım yoktu. En azından ülke’de beli başlı sanayi kurulması ve bir düzen oturması için belkide 5-10 sene İsrail’in cepten beslenmesi gerekiyordu.

Zaten İllüminati bunun tedbirini önceden almıştı. Yaklaşık 300 yıldır, belki de tapınakçılardan bu yana Siyonizm, kurulması planlanan devletleri için dünyanın tüm zenginliklerini sömürüyordu. Amaç salt kişisel zenginlik değildi yalnızca. Hepsinin dünya servetini ele geçirmede ortak amaçları esasen ortak bir havuzda biriktirilecek paralarla İsrail devleti’ni kurulacağı zaman besleyebilmekti. Devleti nihayet güç bela 3.sefer kurdular. Ama unutuyorladı ki,  Allah’ın hakkı üçtür. Bu onlara tanınan son şans idi. Barışı ve adaleti bozarlarsa Musa’nın 10 emrine aykırı davranırlarsa bu seferki cezaları sürgün de olmayacaktı. Artık cezaları ne Fravun zülmü cezası ne de Babil sürgünü ne de Roma katliamı gibi olmayacaktı. Bu son cezalarında topyekün tüm Yahudiler kılıçtan geçirilecekti.

İsrail devletini kurmakla yetinmeyeceklerdi. Sırada toprakları Nil’den Fırat’a genişletme planı vardı. Önce Arap Baharı ile etraflarındaki devletleri zayıflattılar. İç isyanlar, zulümler vesaire Araplar birbirini yedi. En güçlü devlet olan Mısır ve Libya bile içerden çökertilmişti. Mısır önemliydi. Zira, Babil’in intikamı alınmıştı Irak yerle bir edilmişti. Ancak Mısır’daki 400 yıllık Fravun esaretinin intikamı sırada beklemekteydi. Herşeyin zamanı vardı. Ama Allah’ında Yahudiler için bekleyen bir planı olduğunu düşünmüyorlardı.

Kayıp 10 kabile hikayesini boşuna anlatmadım. İşte bu kayıp 10 kabileden bir tanesi de Barzani ailesi idi. Mustafa Barzani, yani Mesud’un babası zamanında Mossad ile iletişim başlatılmıştı. Mustafa Barzani Mosssad ajanı gibi faaliyet gösteriyordu. Ayda 50 Bin dolar maaş almaktaydı. İsrail bu kadar parayı ancak bir Yahudiye öder. Yahudi olmayanı bedavaya kullanır. Mustafa Barzani pek çok uğraş verdi ama kendisinin petrol uğruna Siyonistlerce kullanıldığını fark ettiğinde oğlu Mesut Barzani’ye şu nasihatı verecekti. Oğlum Türklerden başka kimseye güvenme. Bu Amerikalılara güven olmaz diyecekti ama geldiğimiz noktada Mesut Barzani Türk dostu kılığına bürünmüş bir Yahudi uşağı olduğunu iyiden iyiye göstermeye başlamıştı. Aslında başından beri ikili oynuyordu, son ana kadar basın gerçekleri göstermiyordu. Basın bilmiyor değildi, basın da bazı gerçekleri gizliyordu. Türk halkı basın yoluyla uyutulmaktaydı.

Aslında İsrail devleti de bana göre Osman Bey ve Orhan Gazi tarafından Osmanlı Devleti daha yeni kurulduğu dönemki gibi, boyunduruğu altına aldığı halklara barışçıl ve adil davransaydı, ilahi adalet gereği bence bugün çoktan Fırat’dan Nil’e devletin sınırları genişlerdi. Vermeyince Mabut, neylesin kel Mahmut! Hani şu fosfor bombaları ile Filistin halkını vurdukları kısa süreli operasyonların İsrail’i besleyen İllüminati çetesine maliyeti nedir biliyor musunuz? 1 Trilyon dolarcık. İllüminati’nin ne kadar parası olursa olsun, ne kadar teknolojisi olursa olsun, emin olun bu günkü İsrail nüfusunu beslemek, İsrail devletini 1948’den bu yana ayakta tutabilmek için tüm dünyayı ve dahi ABD halkını sömürdüler. ABD’nin şu an iç-dış borcunun Katrilyon dolar seviyesinde olduğu iddia ediliyor. Üstelik bu kadar çaba ve emek, karşılıksız basılan dolarlarla anca sağlanabiliyor. Aslında İsrail, 3-5 Arap devleti bir araya gelse 24 saat içerisinde işgal edilebilir. Ve Arapların dünya savaş hukukunda geçerli bir nedenleri var. O da Filistin’deki Arap katliamı. Bu nedenle Araplar birleşse İsrail’e saldırsa savaş hukuku gereği dünya kamuoyu bir şey yapamaz, BM bile buna itiraz edemez. En fazla Arap-İsrail barışına her iki tarafı zorlar. Zaten 10 yıllarca yapılan bu değimliydi. 6 gün savaşlarında eğer Mossad, Mısır’ın İsrail’e savaş açacağını önceden bilmeseydi belki de İsrail devleti olmayacaktı. Gerçi bana göre bu 6 gün savaşları bile Mısır’la yapılan danışıklı bir döğüş olma ihtimali var. Zira bu savaşta sanırım 1967 tarihinde oldu, yanılıyor olabilirim, Arap coğrafyasında İsrail’’in savunmasının çok güçlü olduğu imajı verildi. Tıpkı körfez krizinde Saddam’ın attığı göstermelik füzelerin havada vurularak dünya kamuoyuna göz dağı verilmesi gibi, illüminatinin kontrolünde olan Saddamın İsrail’e saldırması da o kadar yapmacıktır ki, acaba gerçekte o füzeler İsrail’i hedef aldı mı, yoksa İsrail’in üzerinden geçip Akdeniz’i mi hedef aldı?

Saddam demişken, çok kısa anlatayım. Saddam bir Yahudi uşağı idi. Gerçekte ölmedi, asılmadı. Tıpkı Yahudi hizmetkarı olan ve gerçekte 6 milyon Yahudi öldürmeyen Hitler gibi Saddam’da kontrollü bir liderdi. Herşey masa başında planlanıyordu. Liderler kukla idi. Sadece halk kandırılıyordu. Kitleleri uyutmak için kontrollü liderlerle kontrollü savaşlar gerçekleştiriliyordu. Bölgelerden hslk nüfusu sürekli göçe zorlanıyordu. Gerçek şu ki dünyada Türklerden başka hiçbir millet vatanını ve yurdunu terk etmez. Türkleri öldürebilirsiniz, ama asla esir alamazsınız. Bu sadece Kurtuluş savaşı için mi geçerli sanıyorsunuz?

Şimdi gelelim Musul ve Kerkük meselesine. Önce buradaki Arap ve Türk nüfusu tahliye etmek için yapay paralı illüminati ordusu olan halk arasında İşid ya da Daeş olarak bilinen gerçekte işsiz güçsüz ayakçı takımının ayda 1000-1500 dolar maaşla tutulan savaş nedir bilmeyen ayakçı takımıyla oluşturuldu. Bu insanlar Irak’ın ve Suriye’nin peşmerge kamplarında ABD, İsrail ve Avrupa’dan gelen özel harekat görevlilerince 3-5 ay savaş eğitimi aldı. Ardından zaten iş-güç yok, bedava bu kadar maaş var diyerek savaştılar. Göstermelik katliamlar yaptırılarak, halkın gözü korkutuldu. Böylece kürt nüfus haricinde Arap ve Türkmenlerin bölgeyi terk etmeleri amaçlandı. Sonuç ne mi oldu. Araplar kaçtılar ama Türkler bir adım öteye saklanıp savaştılar. Yani yeniden şu söz Suriye ve Irak Türkmenleri için gündeme geldi. Türkler kaçmıyor, bölgelerini boşaltmıyor. Ne Musul’dan ne Kerkük’ten ayrılıyorlar ne de Suriye’deki Türkmen bölgelerini boşaltmıyorlar. En fazla dağa çıkıp savaşıyorlar. Her türlü katliama rağmen asla bölgelerini terk etmediler. Bu nedenle Barzani’nin yapacağı oylama öncesi mecburen buraya Kürt nüfusu yerleştirdiler. Ve dahası peşmergeler önce Türkmen bölgelerdeki Nüfus Müdürlüklerini ve tapu dairelerini yakıp kayıtları yok ettiler. Böylece resmi kayıtlar olmayınca bu bölgelere sonradan göçle kürt insanları yerleştirebildiler. Musul’un ve Kerkük’ün %70-80 oranında Türk olduğunu ne ispatlayacaktı? Nüfus ve Tapu kayıtları. Ne oldu, yok edildi. Plan safha safha uygulandı. Türklerin yaşadıkları yerleri terk etmeyecekleri tahmin edildi ve korktukları gibi oldu. Sonra Türkmenleri kandırdılar. Sandıkları protesto ediyoruz, oy kullanmayacağız şeklinde ajanların halkı yanıltmasıyla Türkmenlerin oy vermesi güzellikle engellendi. Sonuç? Sandığa sadece Araplar ve Kürtler gitti. %90 evet çıkmış. Bence az bile söylemişler. Zira kandırılan Türkmenlerin, protesto ediyoruz bahanesiyle sandığa gitmeleri engellendi.

Türk hükümeti Mit tırları ile Türkmenlere silah ve mühimmat sağlamaktaydı. Aslında FETÖ’cü elemanlar bu Tır’ları durdurup arama yapmak isterken Fetö elebaşısının hizmet ettiği Yahudilere ve illüminati örgütüne hizmet ediyordu. Zira Fetö ile CIA birlikte çalışmaktadır. Bunu haber yapan malum gazete de gerçekte Fetö hesabına çalışıyordu. O malum yazar da bir ABD ve İsrail hizmetkarı idi. Zaten Fetö demek, İsrail demekti, illüminati demekti. Ben şahsen Fetö’nün evlenmemesi ile Tapınakçıların evlenmemesi arasında bir bağ kuruyorum. Zira Fetö elebaşısı bir konuşmasında biz Masonluğa karşı değiliz diyerek gizliden Tapınakçı olduğunun sinyallerini vermiştir bana göre. Konunun uzmanları bilir ki artık Tapınakçılar, ortaçağdaki yıkım nedeniyle takiyye kararı almıştır. Bu nedenle pek çok tapınakçı Masonlara sığınmış ve gerçekte kendi emirleri altındaki bir sosyal mimarlar konfederasyonu diyebileceğimiz masonluğun içine girerek, Tapınakçılığı masonluk şemsiyesi altında sürdüregelmişlerdir. Özellikle İskoç masonluğu tamamen tapınakçılardan oluşmaktadır. İsa’nın çilesi Hristiyanlığın Yahudiliği aşağılamaya yönelik bir hamlesidir. Tapınakçıların karşı hamlesi ise Brevhart-Cesur Yürek filmidir. Böylece skoru dengelediler. Çünkü İskoçlara özgürlüğünü kazandıran gerçekte Tapınak şövalyeleriydi. İslama karşı her ne kadar Hristiyanlar ve Yahudiler işbirliği içinde olsalar da aslında birbirlerinden nefret ederler. Hani bir kaşık suda boğarlar birbirlerini desek yeridir. Vatikan denilince masonların tüyleri diken diken olur. Daniel peygamberin Nabukadnezar’ın rüyasını yorumladığı hikayeyi bilen bilir. Bilmeyenler için sonraki makalede açıklarız. Ama konumuz bu değil geçiyorum bu bahsi. Tapınakçılar ise kısaca Süleyman mabedinin yoksul savaşçılarıdır. Şahsi paraları yoktur, tüm servet ortak bir havuzda Süleyman Mabedinin yeniden inşaası ve İsrail devletinin kurulması için biriktirilmekteydi. İllüminati konusunu çok yazdık ancak Tapınakçılar ve Masonlar hakkında söz etmedik. Belki ilerleyen süreçlerde birer makale yazabiliriz.

Fetö elebaşısının mavi Marmara baskınında sebepsiz yere öldürülen Türk halkına baş sağlığı dileyeceği yerde ‘Otoriteden izin alınmalıydı’ diyerek Yahudi olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Biz daha önce fetönün Yahudi olduğunu ve dahi CIA’den maaş aldığnı basında ilk defa gündeme getirmiştik. Bu söylem bile Fetö’nün kime hizmet ettiğinin bir göstergesidir. Hükmetimizin 16 yıl boyunca millete yaptığı en büyük hizmet bence ne yol yapmak ne de hastane, okul, cami vs yapmaktır. Bana göre 40 yıl boyunca devleti ele geçirmeye çalışan bir illüminati kanaklı cemaati temizlemesidir. Burada ilk defa basında ilk defa bir gerçeği açıklıyorum. Fetö örgütü hiçbir zaman hükümetimizi sevmemiştir. Bu olaya yakinen şahit olan birisi olarak diyorum ki Fetö, hükümeti kendi hükümeti olarak görmemiştir. Hükümetimizi, devleti tümden ele geçirmek üzere bir paravan olarak görmüştür. Ama buna karşın Sayın Erdoğan’ı sürekli uyaran ve Fetö’nün tuzaklarını kendi başına çeviren bir istihbarat çalışması olmuştur. Belki de devletimiz ve İstihbaratımız Fetö içine sızarak kalkışmalarını önceden haber alarak tedbirli davranmıştır. Ben şahsen bazı üst düzey Fetö elemanlarının, gerçekte devlete ama sözde örgüte çalışarak ikili oynadığı kanaatindeyim. Bazı gerçekler devlet sırlarıdır ve hep öyle kalmalıdır. Belki 100 sene sonra dahi ortaya çıksa devletin bekasına zarar verecek bilgiler olabilir, bunların kamuoyu ile paylaşılmaması gerekir. Gerçek şu ki Fetö kalkışması, kendi başına dolanmış bir girişimdir. Atatürkçüyüz deyip de Fetö ile işbirliği yapanları da buradan kınıyoruz. Allah, Fetö belasını, kendi kalkışması ile girişimlerini kafalarına geçirmiştir. Türk’e ihanet edenin sonu ölüm olmalıdır. Bu konuda kimseye merhamet gösterilmemelidir. Ama dünyanın hassas siyasi dengeleri nedeniyle bana kalırsa idamın getirilmesi doğru bir tavır olmaz. Hapiste kötü koşullarda katillerin ve tecavüzcülerin içine konması daha akılcı olur. İçerdekiler katil olabilir ama en azından vatanını satan hain insanlar değiller. Katillere,tecavüzcülere Fetöcüleri teslim ediniz. Onlar zaten hapiste gereken muameleyi göstereceklerdir. Anlayan anladı…

Sonuçta kayıp 10 kabilenin bir devamı olan Yahudi Barzani, Yavru Vatan İsrail olacak olan Kürt Devletini kuracak. Merak etmeyin. Irak yönetimi çoktan ayarlandı. Talabani’nin oyundan haberi var. Sadece kamuoyu tepkisini azaltmak için halka göz dağı vermek zorundalar. Nihayet bir oldu bittiyle belki de bir ABD askeri desteğiyle Kürt Federe Devleti kurulacak. Halk böyle istiyor denecek. Ne tesadüftür ki İspanya Katalonya eyaleti’de bağımsızlık için oy kullandı. Böl parçala ve yut mantığı. Avrupa birliği artık dağılmalıdır. Zamanı gelmiştir. Zira Büyük İsrail İmparatorluğu kurulacağı an hem ABD hem de AB zayıflatılmalı ve parçalanmalıdır. Zaten ABD’nin borcu o kadar çok ki, ABD’yi iflas ettirmek iki cümleye bakar. Sadece paravan-garanti devlet olan ABD’nin İsrail İmparatorluğu kurulana kadarki süreçte  hem AB’nin hem de ABD’nin tehdit unsuru olarak ayakta kalması gerekiyor. Artık geri sayım başladı. Sadece Irak’dan değil, Suriye’nin de kuzeyi Kürdistan’a dahil edilecek. Bu planda 4 ülkeden toprak alma planı var Kürdistan için. Diğer ikisi Türkiye ve İran. Türkiye özellikle önemli zira Fırat ve Dicle arzu mevud dedikleri vaat edilmiş topraklar. Gerçi Allah eski ahidi bozdu yeni ahid-İncil indirdi ama olsun onlar vazgeçmeyecekler. Zira bize Allah yardım etmezse bizde Şeytan’dan yardım alırız dediler ama bilmedikleri gerçek İblis’in de emirleri Allah’dan aldığıdır. Yani İsrail adım adım Allah’ın tuzağına yaklaşmaktadır. Kürdistan kurulduktan sonra meclis kendini feshederek İsrail ile ilhak olacaklar. Zira tüm milletvekilleri kripto-Yahudi olarak önceden ayarlanacak. İsrail ve İllüminati işini şansa bırakmaz. Meclis ve Kürt hükümeti kriptolardan ayarlanacak.

Buraya kadar olayı Yahudiler açısından ele aldım. Gelelim Allah’ın tuzağına. Zalim Allah’ın klıcıdır. Onunla intikam alınır sonra da ondan intikam alınır. Tıpkı Fravun’un Yahudiler’i yola getirmek için Allah tarafından görevlendirildiği gibi. Sonunda Fravun görevini yaptı ama cezasını da çekti. Ya da Nabukadnezar ya da diğerleri. Dünün zalimlerinin yerini bugün Yahudiler aldı. Onlarda Allah’a karşı suçlu olan Araplar’dan bir kısım dünya halklarından ceza ve eza çektirmekle görevliler. Unutmayınız ki Allah’ın iradesi olmadan yaprak kımıldamaz. Eğer İsrail barış yanlısı olsaydı, Osmanlı gibi olurdu. Zira Osmanlı ilk fethettiği topraklarda hem kilise hem de sinagogları tamir etmiş ve yenilerini yapmıştır. Türklerin dünya halklarına hoş görüsü nedeniyle uzun süreçli devletler kurabilmişlerdir. Atatürk isteseydi Osmanlı devletinin adını değiştirmezdi. Osmanlıyı fes eden düşünce gerçekte Türkün Allah’dan başka ölümsüz yoktur, devletler de yıkılmalı yenisi kurulmalıdır felsefesinden kaynaklanır. Hiç düşündünüz mü neden çok fazla devletlerimizin ismi değişmiş ve yıkılmıştır?

Bir solukta ben sayayım. Hunlar, Uygurlar, Hititler, Sümerler, Truvalılar, Frigyalılar, Lidyalılar, Osmanlı, Selçuklu, Hazarlar, Kıpçaklar, Peçenekler, Karahanlılar, Gazneliler, Tatarlar, kırımlar, Uzlar, Türkiye, Azerbeycan, Türkmenistan vesaire… Bir kitapta bir Türk tarihçimiz 106 devlet ismi sayıyor. Bilimin ilerlemesi neticesi bugün rahatlıkla tarih öncesi kayıp uygarlıktan biri olan Mu halkının Türklerin atası olduğu söylenebilir düzeye ulaşmıştır. Bu konuda yakın bir gelecekte bilim şunu kabul edecektir. Tarihte Türklerden başka millet ve Allah’dan başka Tanrı yoktur. Her şey tek bir Türk kavminin evlatlarının farklı devletler ve milletler kurmasıyla şekillenmiştir gerçeğini bir gün Fransız da Yunan’da kabul eecektir. Size bir sır vereyim. Dünyanın neresinde bir pramit görseniz bilinki o Türk milletinin yeryüzüne diktiği bir simgesidir. Bir adım ileriye giderek cenneti kazanan halka Türk halkı dendiğini Türkün kelime manasının Tanrı dostu olduğunu, bu nedenle her zaman uygar bir toplum olduğumuzdan bilinen peygamberlerin Türklere gelmediğini anlayacaksınız. Zira peygamberler devrimcilerdir, onlar cahil toplumlara gelir. Türkler hiçbir zaman cahil bir toplum olmadıkları için Allah peygamber gönderme gereği duymamıştır. Ve dahası Türkler indirilmiş tüm semavi dinleri bağrına basmış korumuş ve kollamıştır. Eğer Hazar Türklerinin engin hoş görüsü olmasaydı, Hristiyanlık dünyada ne bir Yahudi bırakırdı ne de ortalıkta bir Tevrat nüshası kalırdı. Yahudiler bugün hala daha varlıklarını sürdürüyorsa şapkalarını öne koysunlar ve Hazar devletinin varlığına teşekkür etsinler. Ben bu konuda daha ileri giderek bazı şeyler söylemek istemiyorum. Bildiğimiz bazı ezoterik gizemler de bize kalsın. Her şeyin bir vakti zamanı var. Vakti gelince yavaş yavaş açıklarız, eğer Allah izin verirse…

Esenkalın…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı