Advert
sandalye fabrikası karabük
 Kafeterya Çılgınlığı
MAHFİ

Kafeterya Çılgınlığı

Bu içerik 2032 kez okundu

Herşeyimizle orijinal ayarlarımızın bozulduğu bir nesil olduk. Magazin kültürüyle büyüdük, dizilerle uyutulduk, yarışma programlarının adrenalin yüklü heyecanıyla gündemden uzak tutulduk.

Dünyanın pek çok yerinde zulüm ve haksızlık kol gezerken biz televizyonun büyülü atmosferinde kendimizi dahi unuttuk. Reklamların cafcaflarıyla tüketim toplumu haline geldik. Üretmeden sürekli tüketen bir nesil olduk. AVM’ler her yanımızı sardı. Hafta sonlarını dahi arkadaşlarımızla geçireceğimize AVM’lerde harcadık. Kredi kartlarına yüklendik . Kart koleksiyonu olmayanımız kalmadı neredeyse. Kiminin rengi güzel, kiminin taksidi bol derken kendimizi kaybettik ve kredi kartları bizi kendine esir etti.

Bir toplumu ya da bir milleti kendinize esir etmek istiyorsanız onları ödeyemeyeceği kadar ağır bir borcun altına sokmalısınız. Bunu yaparken de kişileri uyandırmadan, hissettirmeden ağır ağır onu sürekli borçlandırmalısınız. Bunun için önce dizilerle toplum lükse özendirildi. İmkanı olan olmayan herkes lüks meraklısı yapıldı. Markalı değil mi, giymem abi dedik. Bir zamanlar sümerbankımız vardı. En kaliteli ürünleri üretir, üreticiden halka direk satar ve kaliteyi ucuza alırdık. İlk işimiz bir giyim devi olan sümerbankımızı yok ettik. Marka olma sevdasına yerli üreticilerimiz de katıldı. Emperyalizmin cazibesine hepimiz aldandık. Türkün kültür kökeni olan Sümer medeniyetini hafızamızda daima canlı tutan Sümerbank bizlere unutturuldu.

Düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum haline geldik. Aydınlarımız dahi bir takım güç odaklarının paralı kalemşörleri haline geldi. Halkı aydınlatan tek tük yazar basında kendine yer bulamaz hale geldi. Diğerleri ise bir takım mihrakların tetikçileri oldular. Yazarlık adı altında insanlar istenilen yönde beyin yıkama faaliyetine tabi tutuldu.

Bir insana kırk kere deli derseniz deli olurmuş. Bu sözü unuttuk. Her gün aynı şeyleri sabahtan akşama duymaktan, izlemekten ve okumaktan bıkmadan beyin yıkama operasyonlarına tabi tutulduk. Açıp iki satır gazete okuyalım bari desek, tarafsız ve objektif bir basın bulamaz hale geldik. En güvendiğimiz yazarlar dahi artık dürüstlüğünden ve tarafsızlığından ödün verir hale getirildi. Aydınlarımızı özgür bırakmadık. İlla bizim istediğimiz yazıları yazacaksanız, bizim gibi düşüneceksiniz dendi. Çoğu yazar menfaat peşinde koşup emperyalizmin şakşakçılığına soyundu. Düşünmeyin, harcayın, çok gıda tüketin, gardırobunuzda ihtiyacından fazla elbiseniz olsun, geleceğe borçlu bir nesil olun, peygamber sünneti olan 40 günlük rızkınızı kenarda saklamayın, markalara para kazandırın istendi. Bizde istenilene uyduk.

Ülkemizin her tarafında boş boş oturup lak lak yapacağımız kafe denilen mekanlar açıldı. Mantar gibi her yanı kaplayan bu kafeler de öyle eski kahvehaneler gibi gazetenin bile olmadığı kabarık fiyatlı menülü mekanlar oldular. TV’lerde bol bol reklamları yapıldı. İnsanlar evde oturmayı unutur hale geldiler. Tüketim çılgınlığına bir de gereksiz vakit kaybettiğimiz kafeler eklendi.

Türkiye’nin pek çok ilini gezme imkanım oldu. Van’dan Kars’a, Erzurum’dan Iğdır’a, Karabük’ten Bartın’a, Zonguldak’tan İstanbul’a, Ankara’dan İzmir’e, Antalya’ya kadar belki de 15-20 il gezme görme imkanım oldu. Pek çok kafe gezdim, pek çok kitapçı dolaştım. Bir kısmıyla sohbet ettim. Ancak kitapçısından kafecisine herkesin tek bir derdi vardı. Daha çok para kazanmak ve insanların cebini daha çok soymak. Bizde aç gözlülüğümüzle görmemişliğimizle filanca kafede oturdum falan pahalı romanı okudum havası atma güdüsüyle mutluluk sarhoşluğu içerisinde kendimizi kaybettik. Akıllı ve bilinçli davranamadık. Zira ülkemiz bir anda refahı bulunca görmemişler gibi davrandık. Allah’ın bize ihsanı olan bolluk ve bereketin ne şükrünü eda edebildik ne de bunu mütevaziyane yaşayabildik. Aşağılık kompleksine kapıldık ve pahalı arabalara bindik, pahalı markalar aldık ve en ciks ve şatafatlı mekanlara takıldık.

Birkaç yerde kitapçılara sordum. Neden çay kahve gibi içecek de satmıyorsunuz, bir kaç masa kursanız, insanlar alacakları kitapları hem rahat rahat incelese hem de çay kahve eşliğinde vakit geçirse dediğimde mahcubiyetten böyle bir planımız var düşünüyoruz deyip geçiştirdiler. Zira kimsenin derdi topluma faydalı olabilmek değildi. Malum emperyalist felsefe iliklerimize kadar işlemişti. Tek derdimiz daha çok kazanmak, daha çok daha çok ve daha çok…

Nihayet Karabük ilinde küçük de olsa bir kafe kendisine kütüphane kurdu. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Karabük dediğimiz yerde kafeden geçilmiyor. Hele hele üniversite mahallesinde nerdeyse kafeden başka bir şey yok. Niçin kafeteryalar öğrencilerin rahat ders çalışabileceği mekanlar haline getirilmiyor? Niçin öğrencileri müzikle, kağıt oyunlarıyla avutuyorlar? Adı üzerinde bunlar öğrenci değil mi? Bu insanların boş zamanlarında ders çalışması gerekmez mi? Elbette ki stres atmak için hafta sonları canlı müzik olmalıdır, ama nerdeyse her gün canlı müzik yapalım sevdası peşinde koşan kafeler artık eskisi kadar cazibeli değiller.

Hayat giderek pahalılaşıyor ama insanların kazançları değişmiyor. Böyle olunca da insanlar bazı lüks zevklerinden vazgeçmek zorunda kalıyor. Buda bizlerin daha bilinçli hareket etmesini zorunlu kılıyor. Öyle tahmin ediyorum ki Karabük’teki bu kafe çılgınlığı giderek azalacağa benziyor. Esnafın durumu hiç de iç açıcı görünmüyor.

Araştırmayı seven bir insan olarak hep eksikliğini duymuşumdur kitap-kafe tarzı mekanların. Ne zaman bir kitapçıya gitsem kendimi 10 dakika içinde alacağım kitabı seçip mekanı terk etmem gerektiği yönünde bir baskı altındaymış gibi hissediyorum. Belki kimse karışmıyor ama dar mekanlar, az olan kitaplar ve sirkülasyon isteyen işyerleri bize böyle hissettiriyor. Bazen bir kitaba bakıp sorular sorduğumuzda anlamsız bakışlarla karşılaşıyoruz. Bir yazarın uslubu, hitap tarzı olaylara bakışı vs anlayabilmek için kitaptan bir kısım okumak istiyoruz.

Karabük’te kule park denilen yerde bulunan keyfince adlı kafe küçük de olsa bir kitaplık almış ve bir kısım roman ve siyasi kitap temin etmiş. Dileyen çayını kahvesini içerken ordaki kitapları karıştırabiliyor, beğendiği kitabı evine götürüp okuduktan sonra geri getiriyor. Bana göre çok küçük bir adım ama toplumumuz da örneği olmadığı için büyük bir iş gibi görünüyor. Ben bunun Karabük gibi çok fazla üniversite öğrencisi olan bir kentte tüm kafe sahiplerine bir örnek olmasını temenni ediyorum. Bu kadar öğrencinin olduğu bir yerde kafeler öğrenciler için neden ders çalışma mekanları olarak kullanılmaz ki, ya da kafe sahipleri öğrencilerin ders çalışabileceği mekanları düşünmez? Belki de az çalışan, az okuyan ama çok fazla boş vakit öldüren bir toplum olduğumuz içindir kimbilir…

Finlandiya’da insanlara sormuşlar. Kaç kitap okudun diye. 5 kişiye hepsi 500 kitap okudum demiş. Bunun bir tesadüf olduğunu sanmışlar. Sonra daha fazla kişiye sormuşlar ama yok hepsi 500 kitap okudum demiş. Bu nasıl oluyor diye sorulunca bizde liseyi bitiren herkesin 500 kitap okuma zorunluluğu var denmiş.

Biz okumayan araştırmayan ve düşünmeyen koyunlar sürüsü olursak bizi güden çoban çok olur vesselam.

Esenkalın…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Orkun     2017-11-05 Tebrikler,güzel yazı
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı