Advert
sandalye fabrikası karabük
Türk Milletinin Bozulan Fabrika Ayarı
MAHFİ

Türk Milletinin Bozulan Fabrika Ayarı

Bu içerik 1018 kez okundu

Değerler Anlatılmaz Yaşamak Gerekli

Prof. Dr. Necati Cemaloğlu anlatıyor:

Sanıyorum 30 yıl oldu.

Bir Ramazan bayramında, memlekette bayramın birinci gününde rahmetli babam, kardeşlerim, enişteler, yeğenler hep birlikte sohbet ediyorduk.

Kapının zili çaldı.

Kapıyı açtığımızda üst kattaki komşumuz eşi ve çocuklarıyla bayramlaşmaya gelmişti. Komşumuz ayakkabılarını çıkarırken, rahmetli babam, komşumuza şöyle seslendi:

“Sen benim evime giremezsin. Lütfen dışarı çık.”

Komşumuz, peki deyip gitti. Yüzümüz kızarmış, biraz da şaşırmıştık. Salona geçip, babamıza neden böyle yaptığını sorduk.

Babam:

“Bu adam, alt kattaki komşumuzu, bankadan aldığı krediye kefil yapmış, borcunu ödememiş. Kendi mallarını da başkasının üzerine geçirmiş. Komşumuzun evine icra geldi. Nesi var nesi yok alıp götürdüler. Kaç gündür açlık sınırında yaşıyorlar.” dedi.

Ben de babama:

“İyi de bu konu bizimle ilgili değil. Biz niye müdahil oluyoruz?” diye sordum.

Babam:

“Konu bizimle ilgili olmayabilir. Bu ahlâki değerleri düşük insanı evime kabul edersem, mağdur ve namuslu komşumu rencide etmiş olurum. Bu kişi adam değil.” demişti.

O günden sonra konu bizimle ilgili olsun olmasın, ahlâksız her türlü eylemde, kaybedeceğim şey ne olursa olsun, dürüst ve namuslunun yanında olmaya karar verdim.

Güçlünün değil, haklının yanında olmanın erdem olduğunu, insanın bir duruşu olması gerektiğini öğrenmiştim. Daha sonraki dönemlerde rahmetli babam, değerlerin anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilebileceğini, gayriahlâki tutum ve davranışlarda bulunan kişilere yönelik toplumsal yaptırımın etkili olacağını, olumsuz davranışların onaylanması halinde bireylerin dürüst ve namuslu olmanın hiçbir anlamının kalmayacağını belirtmişti.

Çocuklara değer kazandırmak istiyorsanız, değerlere uygun yaşamanız gerekir.

Çocuğunuza söz veriyorsanız, sözünüzü tutmanız, dedikodu yapma diyorsanız, başkaları hakkında konuşmamanız gerekir.

Çocuğunuza vergi vermenin bir vatandaşlık vazifesi olduğunu anlatıp, çanta alırken, satıcıya:

“Fiş almazsak kaç TL olur?” sorusunu soruyorsanız, değerleri kazandırmamak için çaba sarf ediyorsunuz demektir.

Öğretmen olarak öğrencilere ders anlatırken değerleri anlatıyor fakat derse 10 dakika geç giriyorsanız, derste ders dışı faaliyetler yapıp, dersi kaynatıyor ve dersten erken çıkıyorsanız, öğrencilere değer kazandıramıyorsunuz anlamına gelir. Çünkü öğrenciler sizin tutarlı olup olmadığınıza bakar ve ona göre eylemde bulunurlar. Derste öğrencinin öğrenme hakkından çalarsanız, öğrenci müteahhit olduğunda demirden, çimentodan, işadamı olduğunda vergiden, esnaf olduğunda teraziden, çalışan olduğunda raftan çalmaya başlar. Bu süreç bir domino etkisi yaratır. Hırsızlık, ahlâksızlık yayılır ve üst değer olur.

Amerika’da Stanford Üniversitesi’nde sınavlarda gözetmen bulunmaz.

Öğrencilerden birisi gelir, öğretim üyesinden kâğıtları ve soruları alır, arkadaşlarına dağıtır ve hep birlikte sınav olurlar. En son kalan öğrencileri kâğıtları toplar ve öğretim üyesinin odasına gidip kâğıtları ve diğer sınav dokümanlarını teslim eder. Bu öğrenciler mezun olduktan sonra yüksek ücretle ve saygın şirketlerde iş bulabilirler.

Bu öğrenciler içerisinde kopya çeken olmaz mı?

Zaman zaman kopya çekmeye teşebbüs eden öğrenciler olur. Diğer öğrenciler ona şöyle söyler:

“Hey sen… Kopya çekerek Stanford Üniversitesinin diplomasını almak için çaba sarf eden arkadaş. Bu dünyada seninle aynı diploma ile yaşamak istemiyorum.”

Sonuç, kopya çeken öğrenci üniversiteden atılır.

Bizde bu işler nasıl mı olur?

40 öğrencinin başında 2 gözetmen bekler. Gözetmenler kopya çektirmemeye özen gösterirler. Bazen öğrenciler topluca kopya çeker ve öğretmen, mühendis, hemşire olurlar. Sonra ne mi olur?

Kopya çekerek öğretmen olana kendi çocuğunu verip, onu eğitmesini, kopya çekerek mühendis olanın yaptığı binanın depremde yıkılmamasını bekler…

Bir Başka Hikaye İse Şöyledir:

Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde kıssadan hisse aşağıdaki mesaj yer almaktadır;

“Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere ihtiyaç yoktur.

Bunun için eğitim seviyesini düşürmek ve kopya çekilmesine müsaade etmek yeterlidir.

Bunun sonucunda;

– Hastalar doktorların elinde can verir.

– Binalar mühendislerin elinde çöker.

– Para ekonomistler elinde kaybolur.

– İnsanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür.

– Adalet hakimlerin elinde yok olur.

EĞİTİMİN ÇÖKMESİ BİR ULUSUN ÇÖKÜŞÜDÜR”

Bir Başka Hikye de şöyledir:

Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu. Soygunculardan biri bankadakilere bağırır: “Kımıldamayın. Para devletindir, ama hayatınız sizindir.”Herkes sessizce yatar… Bunun adı “Zihin Değiştirme Kavramı”dır. Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…

Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır. Ama bacaklar ortada… Soyguncu bağırır: “Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”

Bunun adı “Profesyonelliktir. İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!

Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar.

Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına (ki bu ise 6 yıl ilkokuldan sonra terk): “Abi, hadi şu paraları sayalım,” der. Daha yaşlı olanı der ki: “Çok aptalsın be. Bu kadar para oturup sayılır mı? Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”

Buna “Deneyim” derler! Günümüzde deneyim kağıt diplomalardan çok daha önemlidir.

Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra Şube Müdürü, Şube Şefine hemen polisi aramasını söylemiş.

Şef demiş ki: “Durun hele Müdürüm. Alacaklarını aldılar. Biz de bir 10 milyon daha alıp daha önce iç ettiğimiz 70 milyon dolara ekleyelim, ne dersiniz?”

Buna “Dalgayı yakalamak” derler. Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!

 Müdür der ki; “Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”Buna “Sıkıntılardan kurtulmak” derler. Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.

Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon dolar çalındığını açıklamış!Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı…

Tekrar tekrar saymışlar. Bakmışlar hepi topu 20 milyon! Çok kızmışlar bu işe;

“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. Banka Müdürü bir el hareketiyle 80 milyon götürdü. Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”

Bu “Bilgi altından daha değerlidir” demektir…

Banka Müdürü çok mutludur. Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için. Buna “Çalıyor ama çalışıyor” derler.

Bu durumda HIRSIZ kim sizce?

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME:

Bir savaş esnasında bir bölük Türk askeri batılılarca esir edilmişler. Sonra da bu askerler üzerinde gözlem yapalım diye karar almışlar.

Tüm bölüğe yetmeyecek kadar kısıtlı bir  yiyecek verip gözlemleyelim demişler.

Bakmışlar ki yaralı ve zayıf olanlara diğer arkadaşları öncelik tanıyor kendileri aç kalıp yaralı arkadaşlarına yiyecekleri veriyorlarmış.

Sonra bunun içlerindeki lider karakterli rütbelilerden kaynaklandığını düşünerek rütbelilerin üzerindeki rütbe işaretlerini sökmüşler ve artık hepiniz sıradan ersiniz demişler. Ama bakmışlar ki değişen bir şey yok. Gene yaralı ve hastalara öncelik tanıyorlar kendileri aç kalma pahasına diğergamlık ve fedakarlık gösteriyorlarmış.

Ve bunun üzerine adamlar oturup karar almışlar. Türk milletinin bu fedakarane toplum yapısını bozmadan biz Türklerle baş edemeyiz demişler.

Türk milleti bu dayanışma yetisini islamla kazanmamıştır. Bu değerlerimiz İslam öncesi de var olan örf ve adetlerimizdendir. Bizler toplum olarak bir zamanlar dayanışmayı ön planda tutardık. Gerçek şu ki Türkler İslam’a geçince Emevi saltanat dinciliği yerle yeksan olmuştur ve İslam’ın Anadoluya gelişiyle beraber İslam şahlanmıştır.

Hiçbir din yoktur ki bir toplumun tüm ananelerini değişitirebilmiş olsun. Bu nedenle Yahudilik ve Hristiyanlık toplumların önceden var olan adetleriyle bozulmuştur. Ancak İslam’ın bozulmadan sağlam kalmasına neden olan gerçek faktör, gerçek İslam’ın Türklerin İslam öncesindeki örfleriyle bire bir uyuşmasıdır. Anadolu Müslümanlığı denilen kavram İslam’ı özüne döndürmüştür.

Yabancılar bu Kur’an’ı Türklerin elinden almadan onları yenmek mümkün değildir demişler ve sahte şeyhler ve sahte dervişlerle bizi İslam’dan soğutmayı başarmışlardır. Böylelikle Türklerin fabrika ayarlarıyla oynamayı başarmışlardır.

Bunu yapanlar sanmayın ki salt Yahudilerdir. Türk düşmanlığı noktasında Yahudi ve Hristiyanlar el ele vererek bizi içten bozmaya çalışmışlardır. Ne kadar başarılı oldukları da ortada…

Türk milletinin yeniden fabrika ayarlarına geri döndürülmesi gerekmektedir. Her daim hakkın ve haklının yanında olmuş olan bu milleti acilen özüne döndürmek gerektiği kanaatindeyim.

Abdülhamit döneminde cami avluları gibi belirgin yerlere fakir fukara için para keseleri bırakılırmış. Ağaçların dallarına asılan bu keseleri ihtiyacı olan alsınlar diye… Ne alan bilinirmiş nede veren. Bazen bir kesenin üç ay hiç alınmadan ağaçta asılı kaldığı olurmuş. Şimdi böyle bir şey yapılabilir mi? Bırakın bunu, mezardaki cenazeler altın dişleri için soyulan bir toplum haline geldik. Sonrada geri kalmışlığımız ve batının esareti haline gelmişliğimiz için isyan ediyoruz. Önce aynaya bakmıyor ve batıyı suçluyoruz.

Nasıl bir toplumduk ve bakın ne hale geldik?

Bunun için basından başlayarak bizi dezenformasyona uğratan tüm virüsleri temizlememiz gerektiğini düşünüyorum. Bu belki şu anda zor görünüyor ama emin olun çok yakın bir tarihte bu kadim Türk adetlerine dönüş süreci başlatılmalıdır belki de başlatılacaktır.

İslam bizimle yücelmiştir. Bu gerçek yadsınamaz. Türkler olmasaydı Kur’an dünyada kesinlikle yaşanmazdı. Ancak 21.asırda Kur’an raflara kaldırılmış ve içindekilerden toplum bihaber hale getirilmiştir.

Bizim eski Orta Asya geleneklerimiz Kur’an’la tamamen örtüşmekteydi. Orta Asya’daki dinimiz de zaten Gök yada Kök Tanrı dini idi. Biz millet olarak kadim tarihlerden bu yana tek tanrıya inanan bir millettik.

Şimdi yeniden batının teknolojisini almalı ama ahlaki değerlerini terk etmeli ve özümüze dönmeliyiz.

Türkün dirilişi dünyanın ödünü koparmaktadır. Bu nedenle Orta Asya ülkeleri ile aramıza Ermenistan’ı ve Gürcistan’ı sıkıştırdılar. Böylece Anadolu ile Orta Asya Türkleri arasına bir tampon devlet kurdular. İlk önce bu tampon devletlerin ortadan kaldırılarak birleşik Türk devleti kurulmalıdır. Zira Atatürk ölmeden evvel ben görmeyeceğim ama bir gün Türk devletleri muhakkak birleşecektir demiştir. Türklerin birleşmesi doğuyu sömüren batının en son isteyeceği hatta hiçbir zaman istemeyeceği bir şeydir.

Geçmiş dönemlerdeki bir siyasi liderimiz bundan 25-30 yıl evvel ahlaksızlığı ahlak haline getirerek rüşvet ve yolsuzluğu normal bir hadise haline getirerek Türk Milletinin Fabrika Ayarlarını ne yazıkki bozmuştu…Tahmin edeceğiniz üzere Özal’dan bahsediyorum.

Batı bizim ahlak anlayışımızla bu günlere geldi bizse batının ahlaksızlığı ile gerilerde kaldık.

Gece zifiri karanlık olmadan güneş doğmaz. Hava giderek zifiri karanlığa doğru ilerlemektedir. Türk'ün zümrüdü Anka kuşu yeniden doğacaktır.

Doğacak sana va’dettiği günler hakkın

Belki yarın belki yarından da yakın…

Esen Kalın…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Doğrucu davut     2017-12-10 Harika bir yazı olmuş keyifle ve ilgiyle okudum. Maalesef emevi zihniyeti tekrardan hakim oldu. Acilen bu ülkedeki kutuplaşma son bulmalı ve bunu sağlayacak kişilerde siyasilerdir. Nefret ve ötekileştirme diline artık son verilmeli.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı
2017 Yılında Karabük’te Neler Oldu?
2017 Yılında Karabük’te Neler Oldu?