Advert
sandalye fabrikası karabük
İSRAİL,LOZAN VE BARZANİ
MAHFİ

İSRAİL,LOZAN VE BARZANİ

Bu içerik 2440 kez okundu

Ortadoğu Coğrafyası

Bölge coğrafyasının önemini ortaya koyan önemli bir  husus ise insanlık uygarlığı ile birlikte dinlerin de bu coğrafyada doğmuş olmasıdır; Yahudilik, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık. Nil-Fırat ekseni ve eksendeki Türkiye dünyanın merkezidir. Eski kıta olarak adlandırılan Asya, Afrika ve Avrupa’nın tam ortasındadır. Her üç kıtanın geçiş yolları üzerinde bir köprüdür. Asya’dan gelen enerjinin en kısa yoldan nakli Türkiye üzerinden yapılmaktadır. Türkiye’nin üç denizde kıyısı vardır ve bu yolla Ege, Akdeniz ve Karadeniz’i kontrol etmektedir. İstanbul Boğazı başlı başına bir güçtür. Bu coğrafi durum Türkiye’ye stratejik güç kazandırmaktadır; ticaret, enerji, nakil alanlarındaki iletişim ve ulaşımın kontrol ve geçiş noktası olarak. Dolayısıyla sahip olduğu genç ve dinamik nüfus, coğrafyasından aldığı stratejik güç ve yine sahip olduğu kaynakları ile Türkiye, yönetilen değil yöneten bir güç durumundadır. Ayrıca Türk tarihi mevcut güçlerimize ayrı bir anlam kazandırmaktadır. Adı sömürgeciler olarak bilinen İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya gibi Birinci Dünya Savaşı’nın süper güçlerine karşı girişilen savaştan Türk milleti galip çıkmıştır. Ve dünyada yapılmış savaşlar içinde, bütün Hıristiyan ülkelerin birleşip, İtalyan, Yunan, Bulgar, Sırp, İngiliz, Fransız, Rus, Gürcü, Ermeni ve hatta Yahudilerin bir olup müştereken saldırdıkları tek ülke Türkiye’dir, buna karşın yedi düveli aşan bu büyük güce karşı muhteşem bir kurtuluş savaşı vererek kazanan tek millet de Türk milletidir. (1)

Osmanlı Filistin Topraklarını Nasıl kaybetti?

Suriye Cephesi’nde Yıldırım Orduları’nın durumu iyi değildi. Grup komutanı General Falkenhein, Suriye’deki bu başarısızlığı yüzünden geri çağrılmış ve Yıldırım Orduları grubu komutanlığına da Mareşal Liman Von Sanders getirilmişti. Sonuçta Türk ordusunu Alman generaller yönetiyordu. Alan bilgileri teorik olarak vardı. Bu toprakların insanlarını tanımazlardı. İki general de Yahudi kökleri nedeniyle KUDÜS merkezli savaşın öneminden ziyade, dindaş ırklarına çalışıyorlardı. Bu arada İngilizler tarafından Yahudi kadınlarından oluşturulan NİLİ kadın casus teşkilatı Osmanlı Türk subaylarıyla yatak ilişkisini çoktan kurmuştu. Bu vasıtayla İngilizlere aktarılan bilgiler İngiliz ordusunun etkili sonuçlar almasını sağlıyordu. İngilizlerin üstünlüğü sadece silah ve asker değildi. Bölgede yerleşik olan bir kısım Arap kabileleri İngiliz ordusunu destekliyordu. Özellikle gece Arap bedevilerinden oluşan çeteler Osmanlı Türk ordusuna arkadan saldırıyorlardı. Yahudi NİLİ istihbarat teşkilatı mensubu kadınlar, yerleşik olarak Osmanlı tebaası olan bölgede yaşayan ailelerin kızlarından oluşuyordu. Bir yandan Şerif Hüseyin’e bağlı Arap milis çeteleri, diğer taraftan bölgede yaşayan Yahudiler hepsi Türk ordusunun kuyusunu kazıyordu. Hepsi Türk Mehmet ölsün diye elinden geleni yapıyordu. Bedevi Müslüman Araplar, Yahudi yerleşik mülteciler, Hristiyan İngiliz askerlerinin yanında Mısır askerleri de vardı. Tek hedefleri Türk ordusunu yok etmekti. Arap asilerden Emir Faysal da güneyden İngilizlere destek olmaktaydı. (2)

Bir yandan Osmanlı Türk askeri gücün 7-8 katı olan İngiliz güçleri diğer yandan Yahudi Casuslar ve Arap işbirlikçilerin arkadan vurmaları nedeniyle Osmanlı Ordusu önce Filistin cephesinden Şam’a çekildi ancak burada da tutunamayarak buraları da işgalcilere terk etmek zorunda kalmıştır.

Lozan Antlaşması

Şu çok iyi bilinmelidir ki Lozan hangi şartlar altında yapılmıştır ,Türk halkı bunu iyi idrak etmelidir.

Birincisi Mondros Ateşkes antlaşması ve akabinde Sevr ile birlikte Osmanlı ordusu tavsiye edilmiştir. Kuvvetlerini dağıtmayan Kazım Karabekir Paşa dışında düzenli ordu yoktur.

İkincisi İstanbul’da bulunan hilafet ve hükümet işgal kuvvetlerinin esareti altındadır. Kendi can güvenlikleri dahi tehlikede olduğundan Anadolu’yu düşünecek halleri yoktur.

Üçüncüsü Ankara’da yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’nin hiçbir ekonomik gücü bulunmamaktadır. Yani elde ne para ne asker nede cephane bulunmaktaydı.

Atatürk’e sordular…

Paşam Ordumuz yok

Dedi ki kurulur

Paşam cephanemiz yok

Dedi ki bulunur

Paşam paramız yok

Dediki temin edilir

İstanbul’daki Osmanlı cephane depoları ulusalcılar tarafından gece operasyonlarıyla talan edilerek kayıklarla önce Anadolu yakasına geçirilir buradan da Kastamonu güzergahı güvenli olduğundan Ilgaz dağları üzerinden Ankara’ya taşınan cephane buradan da Kurtuluş Savaşı için orduya iletilir. Para ise Rusya’dan değil, Pakistan’ın kurucusu olan ve bir Türk ajanı olan Muhammed İkbal tarafından Müslümanlığın koruyucusu Türk halkı işgal altında denilerek halktan toplanarak Anadolu’ya ulaştırılır. Sakarya Savaşı esnasında elde hiç para kalmaz. Askerin ihtiyaçları için tekalifi milliye emirleri yayınlanır. Halk elindeki malın ve paranın %40’nı devlete verir. Bu zor şartlar altında Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanılır.

Kazanılır ancak millet elinde neyi var neyi yok harcamıştır. Artık halkın daha fazla destek verecek durumu yoktur. Yunanlılar denize dökülmüştür ancak İngilizler halen daha İstanbul’da ve Doğu Trakya’da İşgalci durumundadırlar. Onlara çıkın diyecek durumumuz dahi yoktur. Ama İngilizlerin halen daha savaşacak askeri techizatı ve iradesi mevcuttur.

Ancak Avrupa’da bir kamuoyu tepkisi olmuştur. Halk ülkelerinin daha fazla savaşmasını istememektedir. İngilizler’inse gözü esasen Musul ve Kerkük petrollerindedir. Boğazlar ise stratejik bakımdan önemlidir bu nedenle boğazların işgali sürmektedir.

Fransa ile yapılan Ankara antlaşması ile İngiltere Anadolu’da yalnızlaştırılmıştır. Zaten İtalya’da çekilmek zorunda bırakılmıştır. Tek başına kalan İngilizler artık daha fazla savaşmak istememektedirler. Zira Türklerin başarıları İngiliz kamuoyunda da tepkilere neden olmuş ve Lozan Barış görüşmeleri başlatılmıştır. Bu esnada da İngiltere’de hükümet değişikliği dahi olmuştur.

Ancak varını yoğunu Yunanlıları Anadolu’dan çıkarmak için harcayan Türkiye bu esnada 20 küsür iç isyanı da bastırmayı başarmıştır. Artık milletimiz 12 yıl boyunca süren savaşlardan bitme noktasına gelmiştir. Türkün daha fazla savaşacak mecali yoktur. İngiliz İstihbarat raporlarına göre Türk ordusu sadece 160 Bin kişi kalmıştır ve topyekün bir seferberlik ilan edilse bile bu sayı ancak 600 Bin kişiye ulaşabilir. Buna ilaveten cephane de son derece kısıtlı imkanlarda kalmıştır.

Salt bu nedenle daha fazla savaş istemeyen Türkler, barış yoluyla Milli Ant’ı emperyal güçlere kabul ettirmek zorundadır. Lozan görüşmelerine gönderilen İsmet Paşa’ya üç hususta taviz vermemesi istenmiştir.

  1. Musul meselesi dahil misakı milden taviz verilmeyecek, Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan kurulmasına izin verilmeyecek
  2. Kapitülasyonlar kesinlikle kaldırılacak
  3. Duyunu umumiye kaldırılacak

İngilizlerin temsilcisi Lord Curzon konferansa gitmeden önce , Türkiye’ye karşı öne sürülecek istek ve koşulları belirledi. İtilaf devletlerinin, 1922 yılının Mart ve Eylül aylarında yaptıkları ‘barış önerisi’nden esinlenerek kaleme alınan bu koşullara göre 1. Suriye ve Irak sınırları aynen korunmalı 2. Trakya’da 1915 sınırı esas alınmalı, Batı Trakya’da plebisit istemi reddedilmeli 3. Boğazlar ve Marmara Denizi askerden arındırılarak denetim altına alınmalı 4. Kapitülasyonlar yürürlükte kalmalı 5. Türkiye’den, tutarı Avrupa’lı bağışıklarca saptanacak bir savaş tazminati istenmeli, Türklerin Yunanlılardan istedikleri savaş tazminatı reddedilmeli 7. Barış antlaşması imzalanana dek İstanbul’un işgali sürmeli 8. Türkiye’deki azınlıkların hakları güvence altına alınmalı 9. Türk askeri gücü, özellikle Doğu Trakyadan arındırılmalı 10. Mali hükümler, İtilaf Devletleri tarafından kararlaştırılmalı 11. Savaştan önce Osmanlı yönetiminin İtilaf devletleri’ne verdiği ayrıcalıkların Türkiye tarafından tanınması sağlanmalıydı. (3)

Anlaşılacığı üzere Curzon konferansa gelmeden önce Sevr’i bu sefer Türk hükümetine dayatmayı planlamaktaydı. Ancak İsmet Paşa sonuna kadar direnmiş bize sevr’in yeni şekli dayatılamamıştır. Ancak sadece Musul konusunda görüşmeler tıkanmış diğer hususlar kabul ettirilmiştir. Yer yer sinir harbine dönüşen Lozan konferansında İsmet Paşa Musul meselesi için kendisine hiç değilse Sovyet Rusya’dan destek aramış ancak Rusya dahil hiçbir ülke Türkiye’ye Musul meselesinde destek olmamıştır. Türkiye, bu konferansta adeta tek başına tüm dünyaya karşı isteklerini barış yoluyla kabul ettirebilmiştir.

Tek sorun olan ve Konferans dışı bırakılan mesele Musul olmuştur. Musul meselesi çözümlenemeyince Milletler Cemiyetine bırakılmıştır. Türk tarafı Lozan’da Musul meselesi için sonuna kadar mücadele etmiştir. Ancak İngiltere Musul için savaşı göze almışken Türk tarafı savaşacak halde değildir. 12 yıl süren savaşlarda ülke yorgun ve bitkin haldedir. Mesele Musul olunca ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve İtalya birlik olmuş, Türkiye’nin karşısına dikilmiştir.

Benim kişisel tahlilim o dur ki Musul için en fazla Hatay gibi bir Özerk bölge ilanını sağlayabilirdik. Bunun için de kamuoyu oylaması yapılarak bağımsız bir Musul Cumhuriyeti kurularak daha sonra buranın Türkiye’ye ilhakı sağlanabilirdi. Ancak Lozan’da elbette Türk tarafını temsil eden heyetin diplomatik zaafları da söz konusuydu. İsmet Paşa sonuna kadar Türkiye’nin dünyada yalnızlığını iliklerine kadar hissetmişti. Bana göre İsmet Paşa elinden geleni yapmıştır. Ancak Atatürk, ölmeden evvel aralarının son demlerde kötü olduğu bilinmektedir. İsmet Paşa ona geçmiş olsun ziyaretine geldiğinde Atatürk,İsmet Paşa’ya benim Hatay’a yaptığımı sizde Musul’a yapın demiş fakat İsmet Paşa bir cevap vermediği gibi sonraki dönemde her hangi bir girişimde de bulunamamıştır. Zira bana göre İsmet Paşa’nın politikası toprak kazanmaktan ziyade mevcut sınırları koruma politikası gütmek olmuştur ve bu konuda da başarılı olduğu ortadadır. Zira İsmet Paşa zamanında İkinci Dünya savaşı başlamış, Türk tarafı savaşta tarafsız kalarak sınırlarını korumayı başarmıştır. Allah korusun biz eğer ikinci Dünya Savaşı’na girseydik öyle tahmin ediyorum ki Lozan devre dışı olmuş olacaktı ve bugünkü sınırlarımızdan çok fazla tavizler vermekle beraber belki de yeniden kapitülasyonlar gibi tam bağımsızlığımızdan ödün vermek zorunda kalacaktık. Kişisel kanaatim odur ki İsmet Paşa İkinci Dünya Savaşına girmeyerek en doğru kararı vermiştir.

Lozan Güncellenmeli mi?

Her şeyden önce bilinmelidir ki, Lozan Türkiye Devleti’nin teminatıdır. Lozan antlaşmasını yok saymak devleti yok saymak anlamına gelir. Biz eğer Lozan’ı güncelleyelim sevdasına kapılırsak muhakkak toprak kaybetmek ve tam bağımsızlığımızdan ödün vermek zorunda kalacağız.

Bana göre Emperyalizmin bir kandırmacısıdır bu Lozan meselesi. Zira Lozan’ı hazmedemeyenler gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını hazmedemeyen emperyalist ve Siyonist mihraklardır.

Lozan, Türkiye için kırmızı çizgimiz olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, ABD Lozan’ı imzalamayarak Türkiye devleti’nin varlığını hazmedemediğini göstermiştir. Onların tek derdi davası Türk Devleti’ni tarih sahnesinden silmektir.  Zira ABD devletinin gerçek amacı İsrail Devleti’ni süper güç yapmaktır. Bu nedenle de buna karşı olan tüm devletleri önce Arap baharıyla zayıflatmıştır. Suriye bitme noktasına gelmiştir. Sırada Türkiye ve İran da bulunmaktadır. Bu nedenle Rıza Zarrab davası üzerinden Türkiye’de bir siyasal ve ekonomik kaos çıkarılmaya çalışıldığını belirtmiştik. Bu dava üzerinden Türkiye sıkıştırılarak bize Sevr dayatılmaya çalışılacaktır dikkatli olunmalıdır.

Barzani Neden Başarısız Olmuştur?

Erdal Sarızeybek bu konuyla alakalı makalesinde şunları belirtmektedir:

Kürdistan projesi figüranı Barzani, Erdoğan siyasetinin izlediği yol sonucunda özerklikten Federe yönetime geçmiş ve Barzani ‘Kürdistan Federe Devleti Başkanı’ yapılmıştır. İkinci figüran PKK ise silahlı güçten siyasi güce kavuşturulmuştur; Habur yoluyla halk desteği verilmiş ve bugün Özerk Kürdistan çığlıkları Doğu’nun dağlarında yankılanmakta ve yankılanmaya da devam etmektedir. Bu durum bize açıkça göstermektedir ki Türkiye Özal’dan günümüze, Ecevit’in üçlü koalisyonu hariç, izlediği siyaset ile doğrudan ABD-AB-İsrail’in küresel oyununa destek vermiş ve bu güçlerin yanında hareket etmiştir. Kürdistan projesi de bu destek sayesinde işlemesini sürdürmüştür. Bu tespitlerimizin kaynağı olarak da Kurt Kapanı kitabı incelenebilir (4)

Şimdi gelelim Barzani neden başarısız oldu meselesine. Öncelikli olarak Bağımsız Kürdistan devleti hem Türkiye’nin hem İran’ın hem de Araplar’ın karşı çıktığı bir oluşumdur. Yani eğer Barzani’ye bağımsız bir Kürdistan kurdurulursa Ortadoğu’da ABD müttefiklerini kesinlikle kaybedecektir. Bu nedenle Irak devleti içinde özerk bir Federe oluşum daha çok emperyallerin işine gelmektedir. Kürdistan devletini isteyen tek devlet İsrail’dir. Zira Barzani kripto Yahudi’dir ve kurulacak Kürdistan yavru vatan İsrail olacaktır. Ancak bölgede denge politikası uygulanmak zorunludur. Bu nedenle Kürdistan’ın bağımsızlığı için bir süre daha beklemeyi seçtiklerini düşünüyorum. Ancak Bağımsız Kürdistan fikrinden de vazgeçtiklerini sanmıyorum. Bence önce Türkiye ve İran’da çıkartılacak kaosla beraber  bu ülkelerdeki Kürtlerinde iç isyan çıkarmalarını sağlayacakları kanaatindeyim.

Benimle aynı görüşleri paylaşan stratejist Emekli komutanımız Erol Mütercimlerin görüşlerini sizlerle paylaşmak istiyorum:

Bana göre diyor Erol Mütercimler Türkiye’de 2019 yılına kadar bir iç isyan çıkarmayı düşünüyorlar. Bana göre 15 Temmuz hadisesi bu iç isyanın bir ön denemesiydi diyor ve ekliyor ümitsiz bir şekilde:

Ben yeni bir dil öğrenemem Türkiye’yi parçalayacakları zaman nerede İngilizce zorunlu dil olacaksa söylesinler ben Türkçe’nin konuşulduğu yeri tercih edeceğim diyor.

Sayın Mütercimlerin 2019’daki iç isyan planlarına katılmakla beraber Türkiye’yi parçalayacaklar görüşüne katılmıyorum. Sayın komutanım, siz ki koskoca emekli bir komutansınız. Nasıl bu kadar ümitsiz ve yılmış olabilirsiniz? Acaba TSK’ya yapılan bunca operasyonlar mı askerimizi bu hale getirdi acaba?

Yani sonuç olarak, kurulması planlanan bağımsız Kürdistan için önce Türkiye’nin ve ardından İran’ın parçalanması planlandığı kanaatindeyiz. Bu esnada oluşacak kaosdan yararlanıp bir oldu bittiyle de Kürdistan projesini hayata geçirebilirler. Bu proje aslında Sevr’den bu yana 100 yıldır batının aklından hiç çıkmayan bir projedir. Sonrada Kürdistan meclis kararıyla İsrail’e ilhak olacaktır. Tüm bu gelişmeler beklendiği gibi olmazsa da 3.Dünya savaşını çıkaracaklar. Yani Ortadoğu’daki tüm hesaplar Büyük İsrail Projesi yönündedir. Emperyalizmin nihai hedefinde İsrail’i süper güç yapmak vardır. Zira emperyalizmin arkasındaki güç Yahudilerdir.

Ezcümle Sayın Erdal Sarızeybek’in sözüne katılıyorum ve diyorum ki İsrail’i durduracak tek güç Türklerdir. Ama Lozan’a sahip çıkılmalıdır. Lozan Türkiye’nin hem tapusu hem de teminatıdır.

Sosyal Medya’da yayınlanan bir hikaye ile sizlere veda ediyorum:

Kudüs Nasıl Elden Gitti

Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar. Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor.

Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise…

Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki.

Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım.

‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’ dedim içimden. Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum.

Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu.

Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım. Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim.

“Ben…” dedi titreyen bir sesle. “Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı: “Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı.

Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır. Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler.

Sonra anlatmayı sürdürdü: “Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır.

Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi.

Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi.

Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: “Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?” dedi. ‘Elbette’ dedim. Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: ‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.” ‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum.

Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul. Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi. Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı. Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim.

Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim. Ardından seneler birbirini kovaladı.

1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.”

(Merhum Gazeteci İlhan Bardakçı’nın aktardığı hatırasından uyarlanmıştır. )

Esen Kalın…

Kaynakçalar:

  1. Erdal Sarızeybek, İsrailoğullarını durduracak tek güç, makale
  2. Hüseyin Hakkı Kahveci, Atatürk’ün Yasaklanan Kitabı, syf 35-38
  3.  İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Syf 240
  4. Erdal Sarızeybek, İsrailoğullarını durduracak tek güç, makale
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı