Advert
sandalye fabrikası karabük
Musul Meselesinin Perde Arkası-1
MAHFİ

Musul Meselesinin Perde Arkası-1

Bu içerik 1498 kez okundu

Geçmişini bilmeyen bir toplum, geleceğini şekillendiremez.
Musul’a hakim olan Ortadoğu’ya, Ortadoğu’ya hakim olan Asya’ya, Asya’ya hakim olansa Dünya’ya hakim olur.

ORTADOĞU’DAKİ TÜM HESAPLAR İSRAİL İÇİNDİR

Mustafa Kemal ATATÜRK, Milli Ant’ı çizerken Musul Vilayeti’ni de milli sınırlarımıza dahil etmişti. Yapılan kongrelerde Musul vilayeti’nin de alınacağını beyan etmiştir. Hatta Misakı Milli oluşturulurken Mondros Ateşkes antlaşmasında Haçlı İtilaf devletlerinin işgal etmediği topraklar Misakı Milli sınırları içerisinde gösterilmiştir. Yani sözün özü Musul aslında İngilizler tarafından işgal edilememişti.

Musul Vilayeti derken, Musul, Kerkük,Süleymaniye ve Telafer bölgesini içine alan Osmanlı Devletindeki Musul Eyaleti kavramını kastediyoruz.

Musul Eyaleti Ortadoğu’nun belki de en hassas ve en stratejik yeridir.

Daha savaş esanasında 1916 yılında Fransa ve İngiltere aralarında gizli bir antlaşma yaparlar.

1916 Sykes-Picot Antlaşması

Osmanlı Devleti'nin parçalanması sürecinde Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya arasında imzalanan bu anlaşma Küçük Asya Antlaşması (Asia Minor Agreement) olarak da bilinir. Anlaşmayı yazanlar Mark Sykes ve François Georges-Picot'tur, imzalayanlar ise Edward Grey ve Paul Cambon'dur.

I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916'da Kut'ül Ammare Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı 6. Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Türkiye'nin Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır.

1915'te Arabistan Yarımadası'nı ele geçiren İngiltere, Türkiye’ye karşı ayaklanan Mekke'li Şerif Hüseyin'i destekleyerek Irak ve Filistin toprakları üzerinde kendisine bağımlı bir Arap devleti kuracaktı. Mekke Şerifi Hüseyin ile Mısır'daki İngiliz Yüksek Komutanı McMahon arasında böyle bir antlaşma gizli olarak imzalanmıştır. Fransa böyle bir plana karşı çıkıp İngiltere'ye baskı yaparak yeni bir antlaşma yapılmasını istedi. Rusya'nın onayı ile imzalanan bu antlaşmanın içeriği aşağıda verilmiştir.

Sykes-Picot Antlaşmasının Maddeleri

1. Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı,

2. Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları,

3. İngiltere'ye Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya verilecektir.

4. Fransa ile İngiltere'nin elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak,

5. İskenderun serbest liman olacak,

6. Filistin'de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.

Şimdi bu gizli antlaşmanın 6.maddesine dikkat ediniz. Çünkü Musul meselesinin püf noktası esasen bu 6.madde de gizlidir. Yavaş yavaş açıklayalım.

Gizli antlaşmanın ortaya çıkması ve Osmanlı'nın Arapları ikna çabaları

1917 devriminden sonra Rusya Sykes-Picot anlaşmasından vazgeçmiş, Lenin gizli olan bu anlaşmayı dünya kamuoyuna açıklamıştır.

Bu bilgiler ortaya çıktıktan sonra Osmanlı Devleti, olası bir bölünmenin sonucunda asıl hedefin Büyük Arap Devleti'ni kurmak olmadığını, İngiliz ve Fransızların yönetimine egemen olacağı çok sayıda ufak ülkeler kurulacağını anlatmaya çalıştıysa da, ne yazık ki Arapları ikna edememiştir. Parçalanan bölge günümüze kadar sürekli olarak çatışma altında kalmıştır. Halk sürekli olarak zulüm görmüş, diktatörlerin altında ezilmiştir. Amaç hiçbir zaman halkın bağımsızlığı ya da devletlerin güçlenmesi olmamış; büyük devletlerin kontrolündeki ülkelerde kaynaklarının rahat rahat paylaşımı olmuştur.

Hicaz,Filistin ve Suriye’de Araplar Osmanlı Türk Ordusu’na ihanet etmişler gece baskınlarıyla ordumuzu zor durumda bırakmışlardır. Ancak Bağdat’ta Araplar Osmanlı’ya ihanet etmemiştir. Osmanlı Bağdat’ı ve ardından Musul Eyaletini ihanet denebilecek seviyede girişimlerle ve haçlı İtilaf devletlerinin Osmanlı Paşalarına yaptığı alavere dalaverelerle kaybetmiştir.

Osmanlı daha bu bölgeleri elinde tutarken bu antlaşma imzalanmıştır. Gizli bir antlaşmadır. Bu bölgelerin işgal edilmesi için de Enver Paşa’nın bilgisizliği ve tecrübesizliğinden faydalanan Alman Komutanlar işgali kolaylaştırmışlardır. Nasıl mı? Anlatalım.

KUT-ÜL AMARE'DE NELER OLDU?

Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

Türk, Kürt, Arap aynı cephede

Kut Zaferi'nin kazanılmasında Türk askerinin yanı sıra Kürt ve Arap aşiretlerinin de önemli rolü  oldu, kürtler Sarıkamış ve diğer cephelerde savaştılar, fakat Kut-ül Amare'de özellikle Kürt aşiretlerin önemli rolü oldu. Bir kısım Arap aşiretleri, hatta Şii Arap aşiretlerinin de. Önemli Şii aileleri Osmanlı'yla ortak hareket etti.

Alman İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetti, Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları gibi yenilginin ardından, tarihe karıştı. 1914’ten 1918’e kadar devam eden büyük savaşta sekiz cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Ordusu, müttefikleriyle birlikte büyük yenilgilerin yanısıra, önce Çanakkale’de, sonra da Irak’taki başarılarıyla askeri tarihe iki de büyük zafer armağan etmişti. 29 Nisan 1916’da Osmanlı Ordusu’nun Büyük Britanya Ordusu’nu hezimete uğratarak, beşi general binlerce askerin teslim alındığı Kut’ül-Amare zaferinin üstünden tam 100 yıl geçti. Türkiye’ye artık çok uzak olan bir bölgede kazanılan bu zafer, büyük savaşın gidişatını ise sadece kısa bir süre etkileyebilmişti. İstanbul ve Berlin’deki büyük karargahların yanlış kararları!, 10 ay sonra İngiliz Ordusu’nun ilerleyişi durdurulamamış, büyük çöküş önlememişti.

Kimi tarihçiler, İngilizlerin 1781’de Amerika’daki  Yorktown hezimetinden sonra en büyük yenilgiyi 29 Nisan 1916’da Irak’ın Kut’ül-Amare şehrinde aldıklarını savunur. Kuşkusuz İngilizler ve müttefiklerinin Kut’ül-Amare’den önce Çanakkale’de yaşadığı hezimet, stratejik açıdan daha önemliydi. Aralarında generallerin de bulunduğu yüzlerce subayın, binlerce askerin teslim olmasıyla sonuçlanan Kut’ül-Amare savaşı da I. Dünya Savaşı’nda İngiltere açısından çok büyük bir yenilgi, Osmanlı İmparatorluğu ve müttefikleri açısından da parlak bir zafer olarak tarihe yazıldı. Ancak, Çanakkale’deki kadar olmasa da, büyük insan kaybıyla elde edilen bu zafer, büyük savaşın gidişatını kısa bir süre etkiledi. İstanbul ve Berlin’de savaşın stratejisini belirleyen gerçekçilikten uzak karargahların hataları sonucu, toparlanan İngilizlerin Basra Körfezi’nden kuzeye ilerleyişi durdurulamadı ve 10 ay sonra Kut’ül-Amare’nin, ardından da Bağdat’ın kaybı önlemedi.

Peki ne oldu da dersiniz biz Kut’ül Emare savaşını kazandıktan sonra Bağdat’ı kaybettik?

Bunun cevabı Enver Paşa’da. Enver Paşa Bağdat’ta bulunan kuvvetlerimizi Almanlar’dan aldıkları direktiflerle İran’a kaydırıyor. Tabiki Bağdat savunmasız kalıyor ardından Bağdat’ı elden kaybediyoruz. Aynı esnada kuvvetlerimizin önemli bir kısmı da Filistin cephesinde. Bu sefer Enver Paşa Bağdat’ı geri alabilmek için Almanlar’dan yardım istiyor. Bundan sonra da Filistin cephesindeki kuvvetler Bağdat’a kaydırılması kararlaştırılıyor. Zayıf kalan Filistin cephesi de böylelikle kaybediliyor.

Yani burası önemli. Tarih salt kronolji tarihçiliği demek değildir. Olaylar arasında neden sonuç ilişkisi kurmak gerek. Bakınız tahlil yapalım. Önce Osmanlı Bağdat’ı kaybetmiyor. Kut’ül Emare savaşını kazanıyor. Sonra Enver Paşa Almanların direktifleriyle Irak Cephesindeki kuvvetlerimizi İran’a kaydırıyor. Irak Cephesinde 12 Bin kişilik kuvvetimiz kalıyor. Sonra Basra körfezinden çıkarma yapan İngilizler Bağdat’ı geri alıyor. Ardından yahu tüh biz yanlış yaptık diyen Enver Paşa gene Almanların direktifleriyle bu sefer Filistin Cephesini Bağdat Cephesine kaydırmak suretiyle de Filistin kaybediliyor.

Almanların bize kurduğu tuzağa bakar mısınız? Bağdat’ı bize boşalttırıp, İngilizleri oraya saldırtıyorlar ve Bağdat elden gidiyor. Sonra da Filistin cephesini bize boşalttırıp İngilizlere Filistin’i teslim etmemizi sağlıyorlar.

Yahu bu Enver’in hiç mi kendi aklı ve idraki yok tu? Hristiyandan Türk’e dost olmayacağını biz ne zaman anlayacağız?

Belli ki perde arkasında Almanlar ve İngilizler işbirliği içerisindeydi. Daha doğrusu savaşta hem itilaf hem de ittifak devletleri aynı Siyonist mihraklarca idare edilmekteydi. Filistin’in ele geçmesi için ülkeler kukla gibi kullanılarak Osmanlı oyuna getiriliyordu. Enver Paşa’da bu büyük oyunu aklı kesmediği için alet oluyordu. Osmanlı’ya cepheler Almanlar tarafından boşalttırılıp, İngilizlerce de işgal ettiriliyordu.

Zaten Almanların amacı olabildiğince Osmanlı’nın çok fazla cephe açması, Ordu’nun böylelikle çok parçaya bölünerek Türklerin kaybettirilmesinin sağlanmasıydı. Her şey perde arkasında planlanıyordu. Enver ve Talat Paşa’lar ya gerçekten ihanet içerisindeydiler ya da ilkokul çocuğu kadar bazı gerçekleri göremeyecek kadar aptaldılar. Enver Paşa’nın hiçbir savaş tecrübesi yoktu. Masa başında rütbeleri hızla yükseltilmiş Almanlara gebe bırakılmış sözüm ona paşaydı.

Zaten Atatürk bir sözünde diyor ki; Allah beni Enver ve Talat’ın batırdığı memleketi kurtarmakla görevlendirdi, diyor.

Peki Bağdat’ı kaybettik. Ancak Musul vilayeti halen daha Osmanlı kuvvetlerinin elinde bulunmaktaydı. Mondros ateşkes antlaşmasında Musul bizdeydi. Bu nedenle de Atatürk Musul vilayetini Misakı Milli sınırları içerisine dahil etmişti.

Musul’u Nasıl Kaybettik?

Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK daha 1920 yılında Kerkük ve Musul konusunda meclisin kürsüsünden şunları söylemişti:

“Hudud-u millîmiz, İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder. İşte hudud-u millîmiz budur.”

Peki, Musul’un esasen Misakı Milli sınırları içerisinde olduğunu anladık. 1920 yılına gelmeden evvel, 1918 de Mondros Ateşkes Antlaşmasında daha henüz İngilizlerin elinde olmayan Musul’da antlaşmadan bir hafta sonra ne oldu da İngilizler burayı haksız yere işgal ettiler?

Savaşın sonunda ortaya çıkan durum Lozan'da geri çevrilmeye çalışıldı. Fakat yeni bir devlet kurarken o koşullarda yapabildikleri buydu. Yoksa masada kolaylıkla verilmiş değil. Hem Birinci Dünya Savaşı'nda hem ondan sonraki mücadelede kaybedildi.

ODTÜ Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Başkanı, tarihçi Prof. Dr. Recep Boztemur'un değerlendirmelerini aktarmak istiyorum. Zira Musul gerçeğinin perde arkasını aralayabilmemizde önemli şeylerden bahsetmektedir.

‘1918 sonrası Osmanlı'nın üç vilayeti Musul, Basra ve Bağdat birleştirilip, Irak oluşturuldu. Akdeniz'de üç tane kapı var: Cebelitarık, Süveyş ve Basra Körfezi. Basra Körfezi ve Süveyş'in güvenliği İngiltere'nin bütün Uzakdoğu ticaretini, ulaşımını güvence altına alacak nitelikteydi. Mısır zaten 1882'den beri İngiltere kontrolü altındaydı. Bu nedenle İngiltere'nin en büyük derdi Mezopotamya'nın kontrol altına alınmasıydı. İkincisi 1918'den itibaren Basra Körfezi'nin Batı yakasında, hem Arap şeyhliklerinde Suudi Arabistan'ın Doğu Yakası, Mezopotamya'nın kuzey ve güneyinde petrol olduğu anlaşıldığı için burasının kotrol edilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, petrol nedeniyle Osmanlı'dan mümkün olan en fazlasını kopartarak bugünkü Irak yaratıldı.

Oyunla ele geçirdiler

- Türkiye böylece Misak-ı Milli sınırları içinde bir yeri kaybetti...

1918 tarihli Misak-ı Milli Musul ve Kerkük'ü kapsıyordu ama petrol nedeniyle çok büyük pazarlıklar oldu, kavgalar edildi, isyanlar çıktı. Mondros Mütarekesi'yle birlikte Osmanlı 30 Ekim 1918'de silah bıraktı. 1917'de Bağdat'ı ele geçiren İngiltere'ye ait Hintli birlikler, Mezopotamya'nın kuzeyine yürüdüler. Daha Musul'a gelmeden Mondros Mütarekesi oldu. Ama bu birlikler iki hafta kadar daha devam edip Musul'u ele geçirdiler. Osmanlı İmparatorluğu durumu protesto etti. İngilizler 'Mütarekenin imzalandığını bilmeden askeri birliklerimiz devam etti' gibi bir büyük oyunla buraları ele geçirdi, sonra da çıkmadı. Dikkat edilmesi gereken şey şu: Birinci Dünya Savaşı'nda kullanılan savaş makinaları, tankların, uçakların, Queen Elizabeth gibi gemilerin ihtiyacı olan petrolün bu bölgeden geleceğinin farkındaydılar. O nedenle buraların paylaşımı İngiltere ve Fransa tarafından Birinci Dünya Savaşı sürecinde, 1915'ten itibaren gizli anlaşmalarla yapılmıştı zaten. 1920'de sonra ise Ortadoğu'yu manda yönetimleriyle yönetmeye başladılar.

Bu anlaşmalara göre yeni bir Ortadoğu yaratılacaktı. Irak, Filistin ve Ürdün İngiltere tarafından, Suriye ve Lübnan Fransa tarafından yönetilecek ve Ortadoğu'da bir Yahudi devletinin kurulmasına çalışılacaktı. Mısır ve Şüveyş zaten İngiliz yönetimi altında bulunuyordu. Dolayısıyla 1920'den itibaren böyle bir mücadeleye gidildi.  Osmanlı İmparatorluğu 1918 itibarıyla kaybeden taraftaydı, 1922'de ise Türkler kazandı.

Lozan Anlaşması'na gidildiği zaman İngiltere 1918'den geldiğini iddia ediyordu. Kurtuluş Savaşı'nı görmüyor, görmek istemiyordu. İsmet Paşa'ya 'Biz Mondros ve Sevr'den buraya geldik' dediler. İsmet Paşa da 'Hayır, ben 9 Eylül 1922'den geldim' dedi. Sınırlar konusunda büyük mücadele oldu ama iki şey belirlenemedi: Birincisi sonradan Montreaux ile çözülecek olan Boğazların durumu, ikincisi de Musul meselesi. Önce Türkler ve İngilizler 9 ay kendi aralarında konuşacak, İstanbul Konferansı yapılacak, anlaşmaya varılamazsa sorun Türkiye'nin üye olmadığı Milletler Cemiyeti'ne devredilecekti. Fakat bu arada Anadolu'da Şeyh Sait ve Hakkari'de Nesturi isyanları çıktı ve İngilizler tarafından desteklendi.

Bu mesele 1922'de masa üzerinde çözümlenmiş bir mesele değil; 1914'ten itibaren savaş alanlarında çözümlenmeye çalışılmış bir mesele. İngilizler 1917'de Filistin'e girince, bütün Türk birlikleri Torosların kuzeyine kadar çekilmişti. Yani Türkler orayı en başta gözden çıkarmıştı. Savaşın sonunda ortaya çıkan durum Lozan'da geri çevrilmeye çalışıldı ama yeni bir devlet kurarken o koşullarda yapabildikleri buydu. Yoksa kolaylıkla verilmiş değil. Lozan'da sınır çizilmedi zaten, 1926'da çizildi. O zamana dek verilen mücadelelerin sonucunda çizildi.

Musul, Lozan'da kaybedilmedi, sonrasında petrol, sınır ve toprak konularını içeren diplomatik mücadelede kaybedildi. Hem Birinci Dünya Savaşı'nda, hem ondan sonraki mücadelede kaybedildi.

Osmanlı sonrası 22 tane Arap ülkesi oluştu. Doğu Akdeniz'deki devletler çok yakın zamanda oluştu. Suudi Arabistan 1932, Ürdün 1923, Irak 1921, Suriye Lübnan 1943-46 diyelim... Ulusal birlik sağlayıcı ideoloji milliyetçilik çok geç gelmiştir buralara. Arap milliyetçiliği daha çok Filistin meselesiyle, 1936'daki isyanla gelişti. Irak'ta 1921'den 33'e kadar İngiltere desteği altındaki güçlü Birinci Faysal yönetime geldi bir otokrat, monark olarak. 1932'de Irak İngiltere ile bir anlaşma yaptı, Milletler Cemiyeti'ne üye yapıldı ve bağımsız kabul edildi. Fakat Irak'ta bir anayasanın demokratik kurumların, parlamentonun etrafında insanların eşitçe temsil edildiği bir demokrasi oluşmadı, bir monarkın gücü etrafında tutulan bir ülke oldu hep. Faysal birdenbire ölünce, yerini eski Osmanlı bürokrasisi, yani başka güçlü odaklar doldurdu. İkinci Dünya Savaşı sonrası Baas Partisi kurulup, pan Arabist, milliyetçi, sosyalist eşitlikçi, aydınlanmacı bir parti olarak Araplara birtakım şeyler önerene kadar Osmanlı'dan kopuşun ardından yaşanan o kaos devam etti. Bu bütün Ortadoğu'da böyledir. Nasır, Mübarek, Kaddafi...  Çünkü yeterince demokrasisi gelişmemiş bir ülkede siz otokratı çekince, kaos yaşanıyor. Saddam Hüseyin Irak için böyle bir birleştirici güçtü. Talabani sonrası süreç de Irak'ta büyük bir kriz yaratacak.

K.Irak üstünden tüm Kürtleri kontrol çabası

Türkiye Irak ve Suriye'nin toprak bütünlüğünü savunma politikası devam ediyor. Ancak Maliki'nin baskıcı Şii politikalara yönelmesiyle beraber Türk hükümeti Kuzey Irak'la yakınlaştı. İkincisi, Türkiye Kuzey Irak'ın bir süredir Batılı devletlerle imzaladığı petrol anlaşmalarının dışında kalmak istemiyor. Üçüncüsü, 2011 yazından itibaren Tahrir'de sokağa çıkanların iktidarı siyasal İslam tarafından kontrol altına alındı ve bu kitleler değişimin laiklik, eşitlik, özgürlük çerçevesinde olacağı umudunu yitirdiği için Türkiye'ye olan destek azaldı. O nedenle kendisine en yakın Kuzey Irak'ı görüyor. Bu yakınlaşma sanıyorum Türkiye'nin çok korktuğu Kuzey Iraklı Kürtlerle Suriye'deki Kürtlerin birleşip, Türkiye'deki Kürtler hakkında Türkiye'ye tehdit oluşturması endişesini de önlemeye yönelik.  Sanıyorum Türkiye Barzani'yi kontrol ederse, bütün Kürt hareketine de hami olabileceğini düşündüğü için Kuzey Irak'la yakınlaştı.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Musul meselesenin gerçekte perde arkasında 4 farktör vardır.

  1. Petrol
  2. Kürtler,
  3. Türkmenler
  4. İsrail’in kurulması ve güvenliği
  5. Türkiye’nin varlığı ve güvenliği

Diyebilirsiniz ki İsrail’in ne alakası var? Ortadoğu’daki tüm hamlelerin gerçekte baş nedeni İsrail meselesidir. Neden diyeceksiniz? Şimdi size İngilizlerle Fransızların daha 1.Dünya savaşı dahi yeni başlamışken yaptıkları gizli bir antlaşmayı yukarıda boşuna açıklamadık. Olayları tahlil ederken yapbozun parçalarını birleştirip meseleye bir bütün halinde bakmamız lazım. Sykes-Picot Antlaşmasına göre 6. Maddeyi hatırlayın burada Filistin ‘Uluslar Arası’ bir bölge olarak kararlaştırılıyor. Esasen bu bize 1.Dünya Savaşı’nın gerçek amacının Filistin topraklarını Osmanlı’dan koparmak olduğu gerçeğini de ortaya koymaktadır. İkinci olarak petrol meselesi ve daha da önemlisi İsrail’in güvenliği meselesi. Zira hem Osmanlı Devleti hem de akabinde Türk Hükümeti ısrarla bizim petrolü işletecek paramız yok, bu topraklar bizimdir ama petrolü siz çıkartın demiştir. Buna rağmen Musul’u bize vermediler.

Şimdi açın bakın bir fiziki Ortadoğu haritasına gerçekleri anlayacaksınız. Nedir bunlar? Türkler her zaman savaşçı bir millet olmuştur. Bu nedenle Türklerle baş etmek zordur. Zaten bu nedenle dünya savaşı çıkartarak Osmanlı’yı yenebiliriz dediler. Hiçbir ülke tek başına bizle savaşmayı göze alamaz. Eğer Musul’u alabilmiş olsaydık, Bağdat hükümetinin güvenliği zaafa uğrayacaktı. Bugün Musul’u verirsek yarın Bağdat’ı da kaybedebiliriz diye düşündüler. Bağdat’ı kaybederlerse de İsrail’in güvenliği zaafa uğrayacaktı. Zira Türkler her zaman fetihçi bir millettir. Önce tekrar Bağdat’ı ardından Suriye topraklarını işgal edebilirdik ve nihayetinde İsrail’e komşu olabilirdik. İsrail’in istemeyeceği bir şey varsa Türklerle sınır komşusu olmaktır.

İkincisi, Musul bizim elimizde olursa sadece toprağının bize ait olmasından dolayı dahi royalti ücreti (Petrole sahip ülkenin arsa kirası) Irak’a değil Türkiye’nin kasasına girecekti ve ekonomik anlamda çok güçlenecek ve Ortadoğu’nun politikaları bizden sorulacaktı. Ayrıca ileriki yıllarda oluşabilecek bir kaosdan yararlanarak Türk hükümeti Musul petrollerini millileştirebilirdi. Üçüncü olarak sınırımızı Musul’un kuzeyinde dağlardan geçirmek suretiyle sınır güvenliğimizi tehlikeye düşürdüler. Böylece sınırdan kürt çeteleri ülkemize saldırtılarak bir PKK sorunu oluşturulacağı daha o günlerde amaçlanmıştır.

Emperyalizmin o dönem Türkleri tarih sahnesinden silememesi üzerine alternatif planlarına göre Atatürk sonrası kontrol altındaki bir Türkiye amaçlanmıştır. Türkiye’nin kontrol altına alınması suretiyle pekala bu devlet İsrail’e destek verebilir böylece bir milyar Arap ortasına konulan İsrail devleti’nin güvenliği sağlanabilirdi. Bunun içinde Türkiye iç sorunlarla uğraştırılıp halkın gündemi İsrail’den uzak tutulabilir ama devlet düzeyinde İsrail’le gizli antlaşmalarla destek sağlanabilirdi. Bu amaçlara zaten Atatürk’ün vefatından sonraki yıllarda ulaşılmıştır.

Kısaca  özetlersek Musul enerji merkezidir ve önemini hiç kaybetmeyen İpek Yolu’nun kontrol merkezidir. Musul’u elinde tutan ülke Ortadoğu’ya hakim olur. Ortadoğu’ya hakim olan ülke petrol ve doğalgaz trafiğini yönetir ve dünyaya sözünü geçirir. Ayrıca kurulması planlanan İsrail devleti’nin varlığı da Ortadoğu’nun istikrarsızlığına bağlıdır. Salt bu nedenlerle Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da barış ve huzur olmamıştır.

Yani İsrail’in varlığı Müslümanlar için her daim bir tehdittir.

Bir sonraki yazımızda ise Lozan’da Musul gelişmelerini anlatacağız ve Kudüs merkezli olan Ortadoğu meselesine devam edeceğiz.

Tarihi süreci ayrıntılı anlatmamızın nedeni dün yaşanan gelişmeleri iyice anlamadan bugünkü yaşanan hadiselerin perde arkasını idrak edemeyeceğimiz gerçeğidir. Eğer neden biz Musul’a Kurtuluş savaşı esnasında bir askeri operasyon düzenlemedik yada düzenleyemedik gibi aklınızda bir soru işareti de olursa tüm ayrıntılarıyla bir sonraki yazımızda bunları açıklayacağız.

Unutmayın, geçmişini unutan bir millet geleceğini şekillendiremez. Tarih bilinci bir milletin ulusal bilincini de oluşturur.

Esen Kalın…

Kaynaklar:           

1.İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu

2.Şenay Yıldız, ODTÜ  Tarihçi Prof. Dr. Recep Boztemur'la yapılan röportaj, Akşam Gazetesi Haber Sitesi, 30.12.2012

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
Parti Adının Kısaltmasını Bilmiyor Ama Aday Adayı Olmuş!
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı
500 Kişi Okuma Yazma Sertifikası Aldı