Tokadın Sesi: Basına mı, Basın Ahlâkına mı?

Bir gazeteciye atılan tokat yalnızca bir insanın yüzüne inmez. O tokadın sesi çoğu zaman haber odalarının duvarlarında yankılanır, matbaa makinelerinin gürültüsüne karışır, en çok da toplumun haber alma hakkını yaralar.

Geçtiğimiz hafta Karabük yerel basınından Ergün Başkaya’nın darp edilmesi kamuoyunun gündemine düştü. Doğrusu içimiz cız etti. Çünkü gazeteciliğin en kırılgan olduğu yerlerden biri tam da burasıdır: Bir gazetecinin kalemi ile şiddetin yumruğu karşı karşıya geldiğinde, aslında kaybeden yalnızca o gazeteci değildir.

Ama mesele ne yazık ki bu kadar basit değil.

Bu olayın ardından zihnimde yıllar önce yaşadığım bir başka anı canlandı. 9 Kasım 2020’de, bundan altı yıl önce, evimin önünde aracıma binerken kiralanmış bir bodyguard tarafından organize biçimde darp edilmiştim. O saldırının azmettiricisi hâlâ bulunamadı. O gün yaşananlar, birlikte hareket eden saldırganların İstanbul’a kaçışı ve sonrasında yaşananlar hafızamdan hiç silinmedi.

İşte tam da bu yüzden bu meseleye yalnızca “bir saldırı” olarak bakmak mümkün değil.

Çünkü ortada çok daha derin bir sorun var.

Basına Atılan Tokat

Bir siyasi partinin il başkanının, bir internet haber sitesinin sorumlu yazı işleri müdürünü yazdıkları nedeniyle darp etmesi kabul edilebilir değildir. Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur.

Gazeteciye yönelik şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz.

Meselenin Diğer Yüzü

Ancak meselenin diğer yüzüne bakmadan da gerçeği göremeyiz.

Gazetecilik eleştirir, sorgular, rahatsız eder. Ama gazetecilik aynı zamanda bir sorumluluk mesleğidir. Eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi silindiğinde, kamu yararı ile kişisel hesaplaşma birbirine karıştığında ortaya çıkan şey gazetecilik değil, bir tür medya anarşisidir.

Toplumun sabır sınırlarını zorlayan, kişisel hayatları hedef alan, hakaret, aşağılayıcı bir dil kullanan yazılar… Eleştiri sınırlarını aşan ifadeler… İspata muhtaç iddialarla yazılan satırlar…

Şiddeti meşru kılmasa da bir an kendinizi hakaret ve aşağılayıcı kelimeler içeren O yazılanların muhatabı İl Başkanının yerine koymanızı da gerektiriyor.

Ama şu soruyu da sormadan geçemeyiz:

Bu dil sürdürülebilir mi?

Yerel Medyanın Kontrolsüz Alanı

Türkiye’de özellikle yerel medya uzun zamandır bir “boşluk alanı” içinde yaşıyor.

Basın kartı olmayan, gazetecilik eğitimi almamış, herhangi bir etik denetime tabi olmayan yüzlerce dijital mecra kendisini “basın” olarak tanımlıyor.

Bugün kamuoyunda iç içe geçmiş bir kavram karmaşası var:

Fotoğrafçı, sosyal medya içerik üreticisi, reklamcı, düğün kameramanı, Facebook-YouTube yayıncısı…

Hepsi bir anda “gazeteci” sıfatıyla dolaşabiliyor.

Oysa gazetecilik; muhabiriyle, editörüyle, kameramanıyla, yazı işleriyle, sorumluluğuyla bir meslek disiplinidir.

Basın kartı sahibi gazeteci ile sosyal medya hesabı olan bir kullanıcı arasındaki farkın ortadan kalkması, yalnızca mesleğin itibarını değil, güvenliğini de tehdit ediyor.

Basın Etiği Neden Hayati?

Basın özgürlüğü demokrasinin temelidir.

Ama basın özgürlüğü ile sorumsuzluk aynı şey değildir.

Gazetecilik; hakaret etmek değildir.

Gazetecilik; insan onurunu hedef almak değildir.

Gazetecilik; ima ve dedikodu ile itibar suikastı yapmak değildir.

Gazetecilik;

Doğrulamaktır,

Sorgulamaktır,

Kamu yararını savunmaktır.

Bugün sosyal medya çağında gazeteciliğin en büyük sınavı tam da burada veriliyor.

Kalemin gücü, sorumlulukla birleşmediğinde bir süre sonra kendi meşruiyetini de kaybeder.

Devlet ve Meslek Örgütleri Nerede?

Bu olay aslında bize çok açık bir mesaj veriyor:

Yerel medya düzenlenmek zorunda.

Başta valilikler olmak üzere kamu kurumlarının, basın meslek örgütlerinin ve ilgili düzenleyici kurumların bu alanı yeniden ele almaş mevcut kuralları etkin şekilde uygulaması gerekiyor.

Basın Kanunu uygulanmalı.

Gazetecilik akreditasyonu ciddiyetle incelenmeli.

İnternet medyasının kimlik sorunu çözülmeli.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun ve İletişim Başkanlığı’nın akreditasyon sistemleri yalnızca kâğıt üzerinde kalmamalı.

Gerçek gazetecilerin güven içinde çalışabileceği bir medya ortamı oluşturulmalı.

Çünkü tehditler, küfürler, telefon mesajları ve sosyal medya linçleri artık gazetecilerin günlük hayatının parçası haline gelmiş durumda.

Bu normal değil.

Sessizlik, Yeni Saldırıların Davetiyesidir

Eğer bugün bu tokada yalnızca “iyi olmuş” diyerek bakarsak…

Eğer “bana dokunmayan bin yaşasın” anlayışıyla sessiz kalırsak…

Eğer meslek içindeki sorunları görmezden gelirsek…

Dün başka gazetecilere yapılan saldırılar,

Bugün Ergün Başkaya’ya atılan tokatlar,

Yarın çok daha ağır biçimde başka gazetecilere yönelecektir.

Şiddet büyür.

Ama aynı zamanda dil de sertleşir.

Hakaret, imalar, belden aşağı yazılar, ispata muhtaç iddialar medya şemsiyesi altında çoğalmaya devam eder.

Bu yüzden mesele yalnızca bir tokat değildir.

Bu tokat bize iki şeyi hatırlatıyor:

Basın özgürlüğü korunmalıdır.

Ama basın etiği de yeniden hatırlanmalıdır.

Ez cümle; Gazetecilik, hakikatin peşinden gitme mesleğidir.

Bu yol bazen zor, bazen tehlikeli olabilir. Ama hiçbir gazeteci kaleminin bedelini yumrukla ödememelidir.

Aynı şekilde hiçbir gazeteci de kalemini bir silaha dönüştürmemelidir.

Çünkü unutmayalım:

Gazeteciliğin gücü hakarette, yumrukta değil, güvenilirliktedir.

NOT: Darp olayının sosyal medya da yer almasına ve haber değeri olmasına rağmen bugüne kadar darp olayına maruz kalanın açıklama yapmaması nedeni ile meslektaş etiği açısından bugüne kadar bizde haberleştirmemiştik.

Yazdığımız basit bir trafik haberinden yola çıkıp devletin güvenlik güçlerini bize karşı dava açmaya zorlamasına, alın teri kazancımız ile aldığımız aracın bize ait olduğunu bile bile plakasını silip kaçak göçek iması uyandıran paylaşımlar yapmaya çalışmasına rağmen nefis yapıp hak etti deme hasisliğini de göstermedim. Ancak akşam katıldığım bir iftar davetinde, bir meslek büyüğümün iftara 10 dk kala birkaç defa, ulu orta, ısrarla kınadın mı diye sorması üzerine iftardan sonra diye cevap verdim. Sonrasında da bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Ben sebep, sonuç, gerekçe, çözüm noktasında bunca yazarken kendisinden de en yakınındaki insana yanında yapılan saldırı ile ilgili global bir kurumsal kınama dışında, çoğu zaman yaptığı gibi o etkili yazılarını sert eleştirilerini görmediğimi hatırlatmak isterim.